Selahattin, Hasip, Ahmet, Sırrı ve Yavuz hırsız – Ali Duran Topuz

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu’nun Kürt siyasetçilerin isimlerini değiştirmelerine yönelik cin fikirli teklifi aslında orijinal değil, kötü bir taklitten ibaret. Fikir, Ahmet Davutoğlu’na ait, başbakanlığı döneminde. Yani aslında iktidara ait. “Konu Kürtler olunca hepimiz iktidar partisindeniz”, diyor aslında özetle.

“Ya malını ya canını.” Eşkıya yol kesince böyle dermiş. Eşkıya demokrasisi başka nasıl olacaktı? Fakat eşkıya mesela malı alınca gider; kalacaksa lafını güncellemek gerekir: “Ya bizden yanasın ya terörist.” Baba-oğul Bushgillerin ebeliğini yaptığı demokrasi bu, Türkiye’deki klonuna da ileri demokrasi, şahlanan demokrasi, yerli ve milli demokrasi filan diyorlar.

Mal-can denklemi “ya bizden-ya terörist” tahterevallisine dönünce işin içine infaz girer kuşkusuz. E infazımız da demokratiktir abiler: “Kırk katır mı kırk satır mı?”

Bu ileri eşkıya demokrasisi, geleneksel Türk-İslam demokrasisi Kürtler için böyle işledi başından beri: “Ya Kürtlüğünü ya canını. Bomba mı zından mı?”

Ama çağ değişti, zaman geçti, lafı güncellemek lazım, İYİ Partili Yavuz Ağıralioğlu güncelledi: “Ya Kürtlüğünü ya adını.” Tabii yanlış olmasın, Kürtlüğü alıp götürmeyecek, çöpe atacak.

Bir iktidar modeli: Hakaret serbest!

Ağıralioğlu, bir televizyon programında açmış ağzını yummuş gözünü. Beyefendiyi yayına alanlar bir soru sormuş, o da almış başını gidiyor, ama ne gidiş! Çok parlak bir fikir bulmuş, herkesin beğeneceğinden emin, anlatıyor da anlatıyor:

“Selahattin… Hasip… Emine… Ahmet… Fatma… Sırrı… (…) ya sizin kulaklarınıza annelerinizin babalarınızın okuduğu bu isimlerin manasına sadakat gösterin milletin beraberliğine yürüyün ya da yaptığınız şenaate uygun isimler alın kendinize.”

Evet, “Şenaat” dedi tastamam ve programı yapanlar, sunanlar, “Yavuz Bey böyle konuşmayın, tahkir etmek meslek ilkelerine aykırı, hem cevap hakkı çıkarmayın şimdi başımıza” filan demedi, niye desinler ki, Ahmet’e, Selahattin’e, Hasip’e, Sırrı’ya dedi. Kürt siyasetçilerin en önde gelen, değişik özellikleriyle sembolleşmiş isimlerini kast ediyor, Ahmet Türk’ü zaten tam adıyla zikretti, Hasip dediği Hasip Kaplan, Sırrı dediği Sırrı Sakık (Gerçi Sırrı Süreyya Önder de var, Adıyaman Türk’ü ama Yavuz ve ideolojidaşlarına göre muhtemelen hükmen Kürt sayılıyordur, hiç öyle Kürtlerle yol yürüyen Türk mü olur?) Emine dediği Emine Ayna, Fatma dediği Fatma Kurtulan… Tabii isimleri sembolleştirerek kullanıyor, HDP seçmeni veya değil, Kürtler Kürt davası güdecekse çocuklarına bu isimleri vermesin diyor, verilen de geri alınsın.

Ne diyelim, biz de bir eski sözü güncelleyelim: “Türk-İslam sentezcisi şecaat arzederken şenaatini söyler.”

Mevcut siyasal rejimin temel özelliği, muktedir pozisyonda olanların hakaret etme hakkıyla, karşısında olan ya da görünenlerin hakaret görme hakkıyla donatılmış olması; muhalefet partisinden de olsa Kürtlere saydıran biri iktidarda sayılır, anlaşılan.

Taklit bir fikir

Fakat gelin görün ki Ağıralioğlu’nun zevk ve şevkle ortaya attığı fikir hiç orijinal değil, aslında taklit. Berbat bir taklit. Hem de sözüm ona karşısında durduğu, Türkiye için kötü olduğuna inandığı iktidar partisine ait bir sözün taklidi. Şimdi Ağıralioğlu gibi iktidar karşıtı olduğuna inanmamızı isteyen, Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu başbakanken, hani Sur’u Toledo yapmak için canla başla neşeyle çalıştığı günlerde, 1 Mayıs 2015’te şöyle demişti:

“Artık ona Selahattin Demirtaş demeyeceğim. Niye demeyeceğim? Çünkü Selahaddin Eyyübi’yi hatırlatır bize Selahaddin Eyyübi’yi.”

İnsan sormadan edemiyor: İYİ Partili Yavuz Ağıralioğlu, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun klonu mu? Her şey birden mi klonlanmış: Şirk. Kibir. Mitomani. Büyüklenme. Tarih. İlahiyat? “Selahattin” adını Selahattin Demirtaş’tan çalmaya kalkan Davutoğlu’nun bu ırkçı başbakanlık projesini, Sırrı, Ahmet, Fatma, Emine ilaveleriyle zimmetine geçirdiğine göre neden olmasın? Üstelik, lafın orijinali iktidarın başbakanına ait olduğuna göre aslında herkes iktidar partisinden olmasın?

Devletin Selahattin adıyla imtihanı

Türkiye’de hâkim ideolojinin (“Türk” baskın zamanlarında da “İslam” baskın zamanlarında da) Selahattin ismiyle bir imtihanı var. Davutoğlu onu Demirtaş’tan çalmak isterken, Ağıralioğlu bir dizi ek isimle beraber Kürtlerin o ismi terk etmesini projeleştirirken eski bir imtihandan geçmeye çalışıyorlar. Kürtlüğü, olmazsa da Kürtleri yok etme projesine katkı sunma imtihanı bu. Varlık yokluk imtihanı; kendi varlığı değil tabii Kürt varlığı.

Cumhuriyetin kurucu babalarının toptan sökmek istediği Kürtlük bugüne kadar gelince, babaların torunları perakendeciliğe girişti anlaşılan. Davutoğlu Demirtaş’tan Selahattinliği almaya hamle ederken, hiç değilse Eyyubi’nin Kürtlüğüne dil uzatmayacak kadar taktik akla sahipti. Ağıralioğlu ise hocanın eksiğini tamamlıyor: “Türk-İslam kahramanı o!” Eyyubi elbette Türklük, Kürtlük, Araplık filan değil İslam adına kılıcını çalarak Kudüs kapılarını açtı. Bu çağın adlandırmaları o çağda saçmalamaya denk düşer, fakat Kürt olduğunu gizlemek de bu çağın asimilasyonculuğunu o çağa kadar sürdürmeye denk düşer. Densizlik değilse ırkçılıktır. Zaten ikisi de aynı şey çoğu zaman.

Bendeniz, Selahattin Eyyubi’nin “Kürt” olduğunu, milli eğitimin bastığı bir kitaptan öğrendim; konunun Türklük, Kürtlük filanla hiç ilgisi yoktu, Eyyubi’yi anlatıyordu. Fakat ilginç bir önsözü vardı; en az 30 sayfa boyunca Eyyubi’nin nasıl, neden asla ve kat’a zinhar hiçbir biçimde Kürt olmadığını, bilakis, tam aksine, elbette kesin olarak Türk olduğunu, zaten asıl yüceliğinin de buradan geldiğini anlatıyordu. Kudüs filan teferruattı. Kitabın ilk sayfasında aydınlık yarınlara bizi götürecek bilimi öven kısa bir İsmet İnönü yazısı vardı.

‘Milli millet, milli devlet’

İnönü’nün de içinde olduğu cumhuriyetin kurucu babaları, Kürt’ten Kürtlüğün tamamını, bir kerede, mümkünse bir gecede almak istiyordu. Adını, tarihini, coğrafyasını, gecesini, gündüzünü, ne varsa. Tuttukları yol, “milli” toplum, “milli” devlet, “milli” coğrafya ve en nihayet “milli” millet oluşturma yoluydu. “Gayrimilli”ler yavaş yavaş kendi yollarına gidecekti. Çölün altına tehcir tuttuysa, dağın uçurumuna, mağarasına niye olmasın?

Bu mücadele bir yanıyla bir “isim mücadelesi” idi. Sadece yer isimleri değil, şahıs isimleri de karın ağrısı yaratabiliyordu; Fuzuli’nin, Nabi’nin, Nefi’nin, Selahattin Eyyubi’nin “Kürtlüğü” ihtimal olarak bile ağır geliyordu. Kendisi olmayan bir milletin ferdi mi olurmuş? Cumhuriyetin kurucu babalarının Kürt karşıtlığındaki toptancılık, tutmadı. Çok kan döküldü, çok can yakıldı, çok kişi yerinden yurdundan edildi, ama tutmadı. Kürt kaldı, adını, adlarını, tarihini, tarihlerini, geçmişini reddetmeyi kabul etmedi, var kalma mücadelesini sürdürdü, sürdürüyor. Torunlar bugün toptan olmazsa isim isim, tane tane hallederiz diyor. Ağıralioğlu ile Davutoğlu’nu, Erdoğan ile Bahçeli’yi, Kenan Evren ile Cemal Gürsel’i ve kurucu babalarını bir araya getiren parti, tek partidir: Kürtleri bitirme partisi. Bugün “yoktur” denilen Kürt sorunu, budur aslen. İsim sorunu. Varlık yokluk sorunu.

Meraklısına notlar

1
İslam’a göre insana isimleri Allah öğretti

Bakara 31, Adem’e her şeyin adını Allah’ın öğrettiğini söyler. İslam alimleri, ad vermenin bu kökendeki kutsallığına sık sık işaret eder. Fakat “ad alma” diye bir kurum yoktur. Çocuklara isim koyma hakkı, babaya ve yokluğunda anneye ait kabul edilir. Davutoğlu, “Ona Selahattin demeyeceğim” derken, ismi geri alma hakkı olmadığını biliyordu elbette. Ağıralioğlu da biliyormuş gibi görünüyor, çünkü kendi isimlerinden kendilerinin vaz geçmelerini emrediyor; tabii ikisi de bir insandan ismini çalmanın şehvetinin şirke bulaştığını bilmiyor olamazlar, dedikleri kadar Müslümanlarsa.

2
Sözler kime yazılacak?

Davutoğlu’nun başbakanlık sırasında söylediği sözler, onun adına mı yazılacak başkanlığını ve başbakanlığını yaptığı iktidar partisi adına mı? İkisine birden mi? Elbette Ahmet Bey bugünkü pozisyonunda aynı lafları etmeyecek kadar işini bilir.

3
Ağıralioğlu’nun sözlerinin geniş hali

“Ben Selahattin ismini çok görürüm. Ben Demirtaş demeyi seviyorum aslında. Selahattin ismini, Sırrı ismini, Hasip ismini, Fatma ismini, Emine ismini çok görüyorum. Çünkü bu isimler bir arada yaşama irademizin bin yıllık terkibi. Yüzbinlerce Emine vardır, yüzbinlerce Hasip vardır. Yüzbinlerce Ahmet vardır. Yüzbinlerce Selahattin vardır. Türklüğün Müslümanlığın ortak şöhretli isimleridir bunlar. Biri peygamber kızıdır biri Müslümanlığın Türklüğün ortak kuman- şöhretli kumandanlarının ismidir. Bu topraklardaki aidiyet dünyamızın, kültür dünyamızın müşterek beraber yaşama iradesinin tecessüm etmiş isimleri. O yüzden ben mesela birkaç sefer zikrettim ki ya sizin kulaklarınıza annelerinizin babalarınızın okuduğu bu isimlerin sadakat- isimlerin manasına sadakat gösterin milletin beraberliğine yürüyün ya da yaptığınız şenaate uygun isimler alın kendinize. Ben adamlara bizimle ortak dünyamıza tekabül eden isimleri çok görüyorum artık. Çünkü ya bu memlekette beraber yaşamanın bedelini ödeyin -nice Mehmetlerimiz şehit oluyor mesela- yani Mehmetliğin aletiselamı vesselama atfen bir mevzii tahkimine dönüştürmüş bir millet bu. Ahmet Türk ismiyle, -bunu böyle söyledim- Ahmet peygamber efendimizin gökyüzündeki ismidir. O ismin dünyada şahikalaşmış iradesini temsil eder. Ahmet Türk ismiyle insan milletine fitne olur mu dedim ya. Hasip Allah’ın ismidir ya Hasip Allah’ın sıfatlarındandır. Allah’ın sıfatını kendine isim olarak alıp, Allah’ın sıfatıyla memleketine fitne olur mu mesela? Selahattin Müslümanlığın Türklüğün ortak iftihar tablosunun ismidir. O kahramanlığın ismidir. Selahattin ismiyle olunur mu? O yüzden ben bu alanda bunca yaşadığı acılar ortadayken efendim bizim yaşadığımız acılarda bu acılar yaşanmasın diye iradesi olmayanlara niçin müsamaha göstereyim.”

Bu nutuk, Türk-İslam onomastik bakışını yansıtıyor görünüyor ama aslında “İslam” başlığı altında bile olsa Kürt diye bir şey olmadığının ilanını yapıyor. Seçtiği isimler de sıradan isimler değil, Kürt siyasal hareketinin önde gelen kişilerinin isimleri. Ağıralioğlu bu haliyle ideolojik olarak sadece Davutoğlu’na değil, içişleri bakanına da teğelli olduğunu ortaya koyuyor; daha sakin konuşması sözlerinin şiddetini azaltmıyor.

4
Fitne nedir?

Fitne lafını çok sevmiş Ağıralioğlu. Fitne yani yüksek ateş. Arapça. Araplar eskiden metalleri topraktan ayırma işlemine ve işlemi yapmak için kurulan ateşe “fitne” demişler. Ülkedeki nüfustan “Kürtlüğü” ayıklayıp geriye saf Türklük bırakma işlemi de o halde bir fitnedir. Hal böyleyse Ahmet Türk adıyla fitne yapılmıyordur ama Yavuz adıyla fazlasıyla yapılıyordur.

5
Harflere de tahammül yok!

Kürtçe isimlere takıntı ile Kürtlerin isimlerine takıntı aynı çokgenin yüzlerinden biri. Daha dün bir belediye tabelalardaki “Kürtçe harfler”i çıkarmakta bir beis görmedi. Harf sökme ve isim sökme, varlığı toptan sökme yolundaki ufak adımlar sadece.

6

Bir önemli mesele de Ağıralioğlu’nun bu lafları niçin ettiği. Esasen, bir İYİ Partili olarak “Selahattin Demirtaş’ın bırakılması gerektiği”ni ima ettiği için iktidar medyasının hedefi oldu. Türlü çeşit yayında Ağıralioğlu’na, AİHM’nin Abdullah Öcalan hakkında da ihlal kararları verdiği, o kararlara da katılıp katılmadığı soruldu, dahası sormayan da öyle demeye getirdiğini öne sürdü. Ağıralioğlu’nun son isim çıkışı, bu salvolara bir cevap gibi görünüyor esasen. Dedikleri ayrı mesele, asıl demek istediği şu oldu: Yok canım, konu Kürtler olunca tabii ki ben de inkâr-asimilasyon-imha partisindenim.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here