Sağlık Sektörünün Emeği Yok Sayılanları, Tıbbi Sekreterler Anlatıyor: “Emek mi, ücretli kölelik mi bu yaşadığımız?”

İstanbul’da bir hastanenin tıbbi sekreteri, pandemi sürecinde yaşadıkları zorlukları, sektörde yaşanan mobbing ve hak gasplarını, sağlık çalışanı sayılmayan tıbbi sekreterlerin hiçe sayılan emeklerini Yaşar Usta Emek Portalı’na anlattı

Sektörde o kadar bozuk bir sistem var ki; bizim ne olarak tanımlandığımız belli değil. Veri kayıtçı diyorlar, o ne demek ben anlamıyorum. Doktor da veri kaydeder, dekan da. Veri dediğiniz, bilgisayara işlenendir. Meslek tanımına geldiği zaman; hastabakıcı ayrıdır, güvenlik ayrıdır, bu tıbbi veriyi işleyen çalışanın da sağlıktan anlaması gerekiyor. Biz neyiz? Bilgisayar işletmecisi diye geçiyor, veri kayıtçı diye geçiyor. Hasta karşımda; bütün bilgilerini işliyorum, tahlillerini işliyorum. Öyle anlar oluyor ki; kalp krizi geçirmiş hasta geliyor, dakika başı tetkik işliyoruz. Artık hasta söylemeden ne olduğunu anlıyoruz, buna meslek tecrübesi de diyebiliriz. 2015’te gelen kararla herkes mezuniyet koluna göre tanımlandı. Lise mezunu olan veri kayıtçı diye kaldı; fakat lise denginde olup çeşitli kurslara gitmiş insanlar var. Ben de tıbbi sekreterlik de dahil birçok kursa gittim. Biz sağlıkçı dahi sayılmıyorduk, büro işçisi olarak geçiyorduk. 1 Kasım itibariyle bize sağlıkçı tanımı getirildi. Pandemi döneminde ücretsiz sağlıkçı akbili verdiler, tanımlanmış olmak çok güzeldi. Pandemiyi hastanelerde ilk biz yaşadık, en yoğun dönemde buradaydık. Sağlık içerisinde çalışıp, sağlık verisi işleyince; hastayla doktordan, hemşireden önce karşı karşıya geliyorsun, ön bilgilerini alıyorsun. Biz bu kayıtları işlemesek hangi istatistik tutulacak? “Sağlık işi, ekip işidir” cümlesinin vücut bulmuş haliyiz. Buna rağmen sağlık çalışanı sayılmıyoruz. Pandemide ilk yaşamını yitiren kişi Dilek Tahtalı’ydı, tıbbi sekreterdi. Hastayla teması sonucu Covid-19’a yakalanarak vefat etti. Doktorun, hemşirenin adı geçer ama tıbbi sekreterin, temizlik personelinin, güvenliğin ismini kimse geçirmez. Hiç unutmam, bir keresinde pandemi sürecinde eldiven istemiştik. “Hastayla temasınız yok,” denilmişti. Görmezden gelinmek, ben ve benim gibi birçok çalışanın ağrına gidiyor. Pandeminin başından beri çalışıyoruz, hastabakıcılara belirli miktarda ödenek verildi, kimi hoca maaşından çıkarıp verdi ama tıbbi sekreterlere, onların kaba tabiriyle veri kayıtçılara hiçbir ödeme yapılmadı. Veri kayıtçı da neyse! Standart maaşımızla çalıştık ve herkes kadar çok çalıştık. Hastayla iç içe, birebir çalıştık. Tıbbi sekreterlik diploması olanların ek ödenek alma hakkı varmış diyenler var; ama onlara bile ücret ödenmiyormuş. Pandemiden azade öylesine karışık, kirli bir kavram kargaşası ki; aynı yerde aynı işi yapıyorsunuz, fazla iş yaptığınız oluyor; fakat diplomalı olanlar yüzdelik dilimden daha fazla pay alıyor. “Eşit işe eşit ücret” diye bas bas bağırıyoruz; ama kendi içimizde bile ayrılmaya çalışıyoruz. Eğitime saygım sonsuz ama “Mektepli mi, alaylı mı?” diye sorduğunuzda, yıllar içinde tecrübe kazanmış, işin çekirdeğinden yetişmiş insanlar da var.

Az önce hasta yakını sesleniyor: “Kayıtçıyı çağırın.” Vergi dairesinde değilsiniz, farklı bir kurumda değilsiniz, hastanenin içindesiniz. Siz bu işlemi yapmasanız kaç saat geçerse geçsin hasta kanını veremeyecek, sonuçlarını alamayacak, doktor göremeyecek, fatura kesilemeyecek. Veri kayıtçı diye tabir ettikleri tıbbi sekreterler durduğu anda hastaneler çöker. Bulunmaz Hint kumaşı mıyız? Hayır. Eskiden taşeronda derlerdi: “Beğenmiyorsan çık, sen gidersen kapıda bekleyen bin tanesi var.” Evet var ama bu bizim emeğimizi, yıllarımızı hiçleştirmiyor. Biz bu emeği verdik, veriyoruz. Varız ve hep de var olacağız. İnsan emek sarf ederken emeğine saygı duyulsun istiyor. Doktor nasıl yaptığı işe saygı duyulmasını istiyorsa; temizlik işçisi de, güvenlik de, alaycı ses tonuyla “kayıtçı” diye çağrılan da saygı duyulsun istiyor. Kavram kargaşasının arasında bildiğimiz tek şey var: Biz de sağlık çalışanıyız. Muhasebe kaydı işlemiyoruz, hastanın kan gazını işliyoruz, totallerini işliyoruz. Aklınızın alamayacağı o kadar çok tahlil var ki, insan anatomisine ait her şeyi işliyoruz ama sağlıkçı sayılmıyoruz. Normal bir insana “troponin” dediğinizde kelimeyi telaffuz etmekte zorlanabilir; ama biz karşıdan hasta geldiğinde neyle gelecek, ne isteyecek anlayabiliyoruz. O nedenle gönül rahatlığıyla, görülmeyen, sesi duyulmayan, ötekileştirilen, kendi içinde bölünüp parçalanan sağlık emekçileriyiz diyebiliyoruz.

Pandemi sürecinde sağlık çalışanı sayılmamamız ve ek ödeneklerden faydalandırılmamamız bizi üzdü. Bazen üzdü kelimesi de anlamsızlaşıyor. Ötekileştirilmek kimi mutlu eder ki? Aynı ortamdasın; sisteme, sendikalara güvenmek istiyorsun, işçi kendine sahip çıksın diyorsun ama bir ışık gerekiyor. İşçi ışık görse gördüğü yere sırtını dönmez, bunu sendikalar da çok iyi biliyor.

2018’deydi, Sosyal-İş Sendikası’nda yeterli sayıya ulaştığımız için toplu iş sözleşmesi (tis) hakkı elde ettik. Davaydı vesaire derken konu uzadı, uzatıldı. Sonunda hukuksal olarak bu hak onandı. SGK, bakanlık ödeme yaptı; ama bize ödem yapılmadı, açıklama dahi yapılmadı. Sendika konunun takibini yapmadı, üzerine düşmedi, işçiyi yönlendirmedi. Yönetim tarafından alacaklarımız hiç edildi, sendika da buna sessiz kaldı. Şimdi Sağlık-İş’e baktığınızda toplu iş sözleşmesinde yetkili olduğu için üye olduk; ama ne tis görüşmeleri var ne işçiyle görüşme… Pazarlıklar kapalı kapılar arkasında yapılıyor. Kaybeden kim? İşçi. Patron zaten karını düşünür, işçinin hakkını koruyacak olan sendikadır ama o da yapmıyor. Sendika, daha önce mücadele vermiş örgütlü işçilerden uzak duruyor. Hala buradan çıkıp ikinci işine gidenler var. İşçiye “sendika” desen nefret doluyor. Sendikaya güven tazelenir mi, sadece umut ediyoruz. Şunu gördük; en değme sendikacı, yıllarca beraber mücadele ettiklerimiz bile koltuğa oturduktan sonra işçiyle bağını, toplantı ve basın açıklamasında kurar oldu. 15-16 Haziran ruhu diyoruz ya, biz bu hastanede o ruhla yürüdük. Şu an sendika sorsan, “Hangi sendika?” diyoruz. Sendikacı dediğin koltuğa oturarak olunmaz, işçinin yanında sendikacı olunur. Kamuda en büyük çalışan sayısı sağlık sektöründe. Çalışma stratejilerine baktığınızda ücretleri tek tipleştirmeye çalışıyorlar. Asgari ücret de böyle, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Emek mi, ücretli kölelik mi bu yaşadığımız? Nasıl tanımlayacağımı bilmiyorum. Sorun aslında adaletsizlik. Herkes için olan adaletin senin için de olmasını istiyorsun; çünkü adalet yoksa iş barışı da olmayacaktır. Hangi sektör olursa olsun, emek cephesine baktığınızda tek bir gerçek vardır: Adaletsiz ücret dağılımı, hak gaspı, emeğinin karşılığını alamamak. Düz bir sandalyede oturarak da işçi o işi yapar; ama beli ağrıyarak yapmak vardır, erken dönemde meslek hastalığına yakalanıp erken yaşlanmak vardır. Bir de ergonomik olarak konforlu bir sandalyede oturup, daha iyi şartlarda çalışmak vardır. Kötü şartlarda senelerce çalıştık, artık kaliteli çalışma koşulları istiyoruz.

Geçmişte çok mobbinge uğradım, psikolojik sıkıntılarım oldu. Hala tedavi görüyorum. Eski iş yerimin ismi geçtiğinde dahi uykularım kaçıyor. Bir yönetici, iki sene boyunca geçerken dönüp: “Günaydın,” “iyi akşamlar,” demez mi? Onunla görüşmek istediğinizde türlü bahaneler yarattığını ve görüşmediğini düşünün. Sıkıntılarınızı dile getiremiyorsunuz ve sıkıntılarınız bilindiği halde susuluyor. Psikolojik olarak yaşadığınız sorunlara göz yumuluyor. Var mısınız, yok musunuz umurlarında değil. Ben o ortamda çalıştığım zamanları hatırlamaktan dahi rahatsız oluyorum.

Her şeye rağmen ümidimizi kaybetmedik, kaybetmeyeceğiz. Gençliğe inanıyorum, zehir gibi. Daha insancıl, daha adil… Yeni nesil birçok şeyi düzeltecek, bizlerin başaramadığını başaracak…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here