Rant, yağma ve savaş ekonomisi ve içeride ve dışarıda savaş – Aysun Sadıkoğlu

Saray Rejimi, ekonomi politikaları açısından “rant, yağma ve savaş ekonomisi” üzerine oturuyor. Bu üç ayaktan sadece ranta vurgu yapmak doğru olmaz, eksik kalır. Yağma, rantın elbette kardeşidir ama biraz daha büyüğüdür ve savaş ekonomisi, kendisi ile birlikte birçok şey getiren bir başka şeydir. Rant ekonomisi dediğimizde, kabaca, otoyolları, köprüleri, havalimanlarını kısacası inşaat sektörünü, enerji sektörünü vb. anlatmış oluruz. Büyük ölçüde. Ama yağma işin içine girdiğinde, (a) kamu mallarının yağmalanması, bütçenin yağmalanması, kamu varlıklarının peşkeş çekilmesi de işin içine girer ve (b) doğanın yağmalanması da işin içine girer. Böyle olunca, İkizdere gibi birçok yerde, doğa açık bir saldırı ile yok edilir. İnsanların yaşamları yok sayılır. İşin içine savaş ekonomisi girdiğinde ise, elbette bir silah lobisi ya da bizim adlandırmamızla çeteleri devreye girer. Bu gerginlik politikasıdır da. Diplomasi de buna uyar ve devlet çarkının tüm birimleri de böyle ayarlanır. Irak sınırları içine giren TC ordusunun her attığı mermi, birilerine para kazandırır, dronlar, SİHA’lar vb. devreye girer. Mesela Sedat Peker açıkladı, Fas’ta Peker’e operasyon yapmak için SİHA bedelsiz olarak verilir. Bayraktar ailesi (Sümeyye Erdoğan’ın gelin gittiği aile) bu SİHA’ları devlete bedava vermez. Ama tüm işi devlet olanakları ile yapar, özel bir şirket olarak finansmanı devletten, AR-GE’si devletten ve nihayetinde pazarı da devlettir. Demek ki, TC ordusunun Irak’taki varlığı rastlantısal değildir, zorunludur. TC devleti, tetikçi rolünü ABD adına “gönüllü” olarak üstlenir. Biz TC devleti ABD’nin tetikçisidir dediğimizde, sakın ola ki, tek suçlu ABD, TC devleti suçlu değildir sonucu çıkmasın. Tetikçi, emri verenle birliktedir ve TC devleti bu rolde çok da isteklidir. Irak’ta savaş, Suriye’de savaş, Libya’da savaş, Yunanistan’la gerilim, Kafkaslarda gerilim, aslında akıl almaz bir bütçe ve kârlılık demektir. Ve elbette böylesi bir durum, TC devletinin, baştan aşağıya eroin-kokain işinin içine dalması demektir. Zira, hem bu savaş için bütçe oluştur (bu yolla vatansever ol), hem cebini doldur (bu yolla zengin ol) ve hem de devlet içinde gücün olsun. İşte Mehmet Ağar bu olsa gerek. Sadece Ağar mı?

Bu çeteler, Saray Rejimi’nin bir gerçeğidir ve ısrarla söylüyoruz ki, bu eski usul mafya-devlet ilişkisi değildir. Bu daha karmaşık bir ilişkidir. Sedat Peker’in açıklamaları sadece Pelikan çetesi ve Mehmet Ağar çetesi ile çatışmasına bağlı değildir. Bu işin bir ucu Afganistan’a, bir ucu Kolombiya’ya, bir ucu ABD’ye, bir ucu AB’ye uzanmaktadır. Bunlar daha karmaşık, daha kompleks ilişkilerdir.

Saray Rejimi, bir yandan sınıf savaşımına (özetle Gezi Direnişi’nden bu yana ifadesini bulmaya başlamış Batı’daki direnişe ve Kürt devrimine) bağlı olarak şekillenirken, bir yandan da emperyalist paylaşım savaşımının gereksinimlerine uygun şekillenmektedir.

Bunların hepsi, bu çetelerin içinde ifadesini bulmaktadır. Bir çete bir parasal ilişkidir, bir ağdır, bir devlet çarkıdır, bir emperyalist gücün istihbarat aletidir.

Demek ki, başlıktaki “rant, yağma, savaş ekonomisi”, öyle salt ekonomik bir hâl olarak durmuyor. Duramaz da. Bir kokain çetesi, aynı zamanda kahraman gözükmek için Kürt’e karşı nutuklar atmalıdır. Bir enerji çetesi, vatan savunmasından söz etmeli, bir inşaat çetesi Türk-İslam sentezinden söz etmelidir. Başkası mümkün değildir. Silahlı adamları ile bu çeteler, her yerde var olmalıdır. Bir tarikat, sadece din pazarlamaz, aynı zamanda pazar ilişkileri içindedir ve devletin de içinde yuvalanmıştır ve dahası bu tarikat, belli istihbarat teşkilâtlarının aracı durumundadır. Bir silah sanayii çetesi üyesi, yeri geldiğinde Şems olmalı, Erdoğan’a methiyeler düzmelidir ama aynı zamanda “milli” çıkarlar için Irak savaşından yana tutum almalıdır. Ve elbette bu şirketler, AB ve ABD arasında süren egemenlik savaşında, yerlerini de almalıdır.

Öyle yapıyorlar.

Her bir çetenin günlük çıkarları, hesapları var. Ve bunlar, aslında her gün Saray’da karşılık bulurlar.

İşte TC devleti bu nedenle, her gün, içeride ve dışarıda savaşı artırmak zorundadır. Bu artık bir sarmal hâline gelmiştir. İçeride ve dışarıda şiddet dışında bir yaşama yolu yoktur. Dahası, emperyalist efendilerinden ABD, bu konuda ısrarcıdır. ABD-AB anlaşması gereği, artık içeride tam “serbestlik” kazanan TC devleti, kendine tehdit olarak gördüğü her şeye saldırmaktadır. Nasılsa efendileri, “görmeyeceğiz, istediğini yap” demişlerdir. Saldırmak, şiddet, devlet terörü dışında hiçbir çıkışları kalmamıştır. İyi ama bu saldırganlık da artık işe yaramıyor. O kadar ki, artık kendilerini korumak için Kılıçdaroğlu’nun sözlerine muhtaçtırlar. Kılıçdaroğlu, halkı korkutmak ya da halkı durumun böyle sürmesi gerektiğine inandırmak için tek kozları hâline gelmiştir.

Dışarıda da TC devletinin saldırganlığı, asla durmuyor. Suriye, Libya ve şimdi Irak içine yerleşmek hedefi öne çıkıyor.

Kürt gördü mü saldırmakta birleşen tüm egemen sınıflar, tüm burjuva kesimler, tüm burjuva siyasetçiler, Irak saldırıları için yine bir aradalar. CHP ya da liberal sol, Irak’a dönük operasyonlar söz konusu olduğunda sesini çıkartmıyor.

TC devleti, Irak içlerine PKK’ye karşı hareket ediyor. Garê operasyonunda ellerinde kalan fiyasko yetmedi ve şimdi daha büyük çaplı bir savaşa hazırlanıyorlar. Bu yolla, PKK sıkıştırılmak, Kürt halkının iradesi teslim alınmak isteniyor.

Irak operasyonu, tıpkı Libya, tıpkı Suriye operasyonu gibi ABD emri ile yapılmaktadır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. TC devleti elbette bu konularda da çok heveslidir. Yıllardır bastırılan işgalci hevesleri, şimdi şaha kaldırılmak istenmektedir. Ve elbette Saray, bu durumu, yeni rant, yeni zenginleşme, yeni yağma aracı olarak değerlendirmektedir.

TC devleti, Suriye’de işgalcidir. Bu işgalci durumu kalıcı hâle getirmek istiyor. Bunun için Rusya ile ilişkilerini bozmayı göze alamıyor. Ama diğer yandan, Biden’ın emri ile, Libya, Suriye, Irak, ve Karadeniz’de kendine çeki düzen vermek istiyor. Biden ne diyorsa odur. Büyük Reis, Erdoğan, tam olarak Biden’ın ağzından Türkçe konuşuyor. Montrö sözleşmesi, Lozan anlaşması vb. bunun için masaya getiriliyor. TC devleti, tam anlamı ile bir savaş hazırlığındadır. Saray Rejimi, TC devleti, geleceğini savaşa, akacak kana bağlamıştır.

Bu savaş politikalarının ne kadar kârlı olduğunu anlatmaya gerek yok. Siyasal olarak da bunların ömrünü uzatacağı fikrindedirler. Irak’taki işgal, Suriye’deki işgal, aslında İran’a karşı savaşın, Rusya’ya karşı konum güçlendirerek yürütülecek pazarlığın parçasıdır. Bu pazarlığın ana aktörü ABD’dir.

Ukrayna söz konusu olduğunda TC devleti, tam olarak ABD emirleri ile hareket etmiştir. ABD, savaş gemilerini bilmediğimiz bir nedenle son anda, savaş kapıya kadar gelmiş iken geri çekmiştir. Ama Saray, açıkça Biden’a, Karadeniz’de komutayı almak istediğini bildirmiştir. Suriye’yi işgal etme isteğini, bu konuda onay talep eden makalede açıkça dile getirmiştir.

Öyle anlaşılıyor, TC devleti, açıkça Rusya’ya karşı savaş için saf tutmuş, ama savaş biraz daha sonraya ertelenmiştir. Bu durum, Saray’da sinirleri germektedir. Tam savaş için pozisyon almış iken, birden ABD gemileri geri çekilmektedir. Ve elbette TC devletinin ne yapmak istediği, belki bir tek Türkiye halkı için bir sır konusudur. Herkes yapmak istediğini bilmektedir. Savaş naraları ile Irak operasyonu yeniden devreye sokulmuştur.

Irak içlerinde, küçük üslerle varlık kazanmak istemektedirler. Bu olsa olsa, ABD’nin İran’a dönük savaş hazırlığının bir parçası olabilir.

Elbette, ABD, TC eli ile PKK’yi sıkıştırarak, PKK’nin ABD bayrağı altına sığınmasını istemektedir. Bu nedenle Barzani de PKK’ye karşı açık savaşın içine dahil olmaktadır.

Ve bu iki politika da, yani hem İran’a dönük savaş hazırlığı için Kuzey Irak’ta yerleşmek hem de Kürtlere karşı savaşı tırmandırarak Kürtlerin ABD’ye sığınmasının yollarını döşemeye çalışmak yeni değildir.

Bu kirli savaş, son dönemde yeniden dozajı artırılmaya çalışılsa da yeni değildir. Oldukça eskidir. Aynı şey İran’a karşı savaş için de geçerlidir.

Ama bu arada, İran ile nükleer anlaşmaya geri dönme isteği dile getirilmektedir. İran, böylesi bir anlaşma için ilerlenme sağlandığını açıklamıştır. İran-Suudi Arabistan görüşmesi, bu nedenle gerçekleşmektedir.

Haziran ayında NATO liderleri bir araya gelecek ve bu kez Rusya ve Çin’e karşı saldırılar bir kere daha ele alınacak.

ABD’nin arkasına sıralanan, onun politikasına evet diyen, soğuk savaş dönemi politikalarına benzer bir tarzda Rusya ve Çin’e karşı hamleler yapmaya başlayan AB, Biden ile bu anlaşmayı ne kadar sürdürebilecek, dahası ne kadar ileri gidebilecek? Bu soruların yanıtlarını Haziran ayında bir nebze olsun göreceğiz kanısındayız. AB, daha şimdiden Rusya’ya karşı aldığı önlemlerden, yaptırımlardan sonuç alamayacağını anlamış gibidir. Rusya’ya ilişkileri normalleştirme çağrıları başlamıştır bile. Ama şimdilik politika budur: ABD arkasına geçmiş AB, Rusya ve Çin’e karşı savaş düzeni almaktadır. Beş emperyalist gücün, kendi aralarındaki paylaşım savaşı, biraz soğutulmaktadır.

Ve bu konuda Saray Rejimi’ne bir ödevler listesi verilmiştir.

– TC devleti, Libya’dan çekilsin istenmektedir. Bu AB’nin talebi ya da ABD-AB anlaşması gereği gibidir.

– TC devleti, Ege ve Akdeniz’de geri çekilmiştir.

– TC devleti, Mısır ile yeniden ilişki kurmak için Mısır’a Mayıs başında heyetler göndermiş ve 11 Mayıs’ta da Suudi Arabistan ile ilişki kurulmuştur. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “düşmanlıkların kalıcı olmaması gerektiğini” açıklamıştır. Suudi Arabistan dönüşünde attığı adımı TC devleti böyle savunmuştur. Suudi Arabistan, Türk mallarına ambargo uygulamış ve TC devleti bu ambargonun kaldırılmasını beklemektedir. Bloomberg’deki, “Türkiye, bölgesel ilişkileri resetlemenin bir parçası olarak Suudi Arabistan’la görüşmek istiyor” başlıklı haber, bu açıdan okunmaya değerdir. Bloomberg “Bu hamle, Joe Biden’ın ABD başkanlık seçimlerini kazanmasının ardından Ortadoğu’daki bağların daha geniş çapta yeniden kalibre edilmesiyle uyumlu” demektedir. Yani, ABD Ortadoğu’daki bağlarını yeniden ve geniş biçimde kalibre etmek istiyor ve TC devleti buna uygun hamleler atıyor. Bu durumda, TC devletinin, kendine ait bir dış politikası olmadığını söylemek abartı olur mu? Mısır’la ilişkiler kuruluyor, Libya açık olarak buradan çıkın diyor, Suudi Arabistan’la, yeniden ilişkiler kurulmaya çalışılıyor.

Ve aynı zamanda TC devleti, Irak’a dönük operasyonlar yürütüyor. Operasyonlar, bölgeye yerleşme amacını, işgal amacını güdüyor.

Tüm bunlar, tam gevşemiş havası yaratılmış iken, görüntü bu iken İran’a karşı bir operasyon değil ise, ABD’nin yeni bir alandan saldırıya geçmesi beklenmelidir. Ukrayna hamlesi bir adım geri şeklinde sonuçlanmıştır. Bu durumda savaş hamlesinin Çin’e yakın alanlardan oluşması muhtemeldir.

İşte TC devleti, Haziran ayındaki Biden görüşmesini, NATO toplantısını beklemektedir. IŞİD’in, Müslüman Kardeşler’in merkezi hâline gelmiş olan Türkiye, bu toplantıya kadar, bir hazırlık içindedir.

TC devletinin hem içeride hem de dışarıda savaş olmadan yaşaması mümkün değildir. Savaş, uyuşturucu gibi bağımlılık yaratmıştır. Ve özellikle son 10 yılda ortaya çıkan durum, TC devletinin bir başka on yılda düzeltebileceği bir durum da değildir.

Rant, yağma ve savaş ekonomisi, çürümüş sistemin sarılacağı tek politikadır.

İşçi sınıfı, tüm bu politikalara karşı, devleti kurtarmak mantığı ile politika üretmeye çalışan CHP ile arasına büyük bir çizgi çekmelidir.

Demokrasi yalanları ile, muhalefet yapılamaz, olsa olsa halk yeniden aldatılır. İşçi ve emekçiler, krizin ağır faturasını ödemekle karşı karşıyadır. Açlık, işsizlik, kötüleşen yaşam ve çalışma koşulları, sistemin düzeltebileceği şeyler değildir, tersine sistemin işleyişinin, doğasının sonuçlarıdır. Bu nedenle, işçi sınıfı, hedefini iktidarı almak, Saray Rejimi’ni bir devrimle alaşağı etmek üzerine kurmalıdır. Bunun zor olduğunu vaaz eden “eski tüfek”lere, “okur-yazar”lara söyleyebileceğimiz tek şey vardır: Tek çıkış yolu budur, işçi sınıfının sosyalist iktidarıdır. Zor ya da kolay, başka seçenek yoktur.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here