Kredi kısıldı, şiddet yolu açıldı – Bahadır Özgür

Kriz dönemlerinin, hele ki salgınla birleşmiş ve toplumsal maliyeti derinleşen ekonomik krizlerin yaratacağı siyasi sonuçları; partiler arası ilişkilere, aritmetik hesaplara bakarak öngörmek isabetli değildir. Klişe tabirle, “iki artı ikinin dört etmediği” zamanlardır bunlar. 

Şirketlerin yüksek borçluluğu malum. Kriz ve ardından pandemiyle beraber borçların, Merkez Bankası rezervleriyle kuru baskılayıp, düşük faizli yeni kredilerle yüzdürüldüğü de aşikâr. Dolayısıyla TOBB’un çıkışını, bu gerçeklerle beraber okumak lazım. Ama hemen ardına Erdoğan’ın sözlerini de ekleyerek. Ertesi günü Erdoğan, “Yüksek faize karşı olduğumu söylemem boşuna değil. Bankaların sizi nasıl sömürdüğünü biliyorum. Arkadaşlar beni dinler dinlemez, ben buna karşıyım” diyordu.

Daha yeni Merkez Bankası yönetim değişikliği “şeffaflık-kurumsallık” adıyla pazarlamışken TOBB’un, Erdoğan’dan habersiz açıklama yapabileceğini düşünen var mı?

Erdoğan’ın iktisat kitaplarıyla zıt dursa da faiz-enflasyon arasında kurduğu tuhaf korelasyonun, izlediği siyasette bir gerçeğe tekabül ettiği muhakkak. Hatta yegâne ekonomi politikasının bunun üzerine inşa edildiğini söylemek lazım. Dışarıdan gürül gürül akan fonlar sayesinde içeride kredi ve ihale sistemiyle yapılan dağıtım, AKP’nin parlak kariyeriydi. 2016’dan itibaren dış kaynak azalmaya başladığında bile kriz ve pandemi dinlemeden kamu kaynaklarını tüketme pahasına, aynı yol izlendi: İrili ufaklı şirketlerden esnafa, çiftçiye herkes yeniden borç anaforuna çekildi.

“Cephane” tükendi şimdi. Türkiye kapitalizminin mûtat dış finansman ihtiyacı, gelip kapıya dayandı yine. Kısa vadede acilen para musluğunun açılması lazım. Erdoğan, son zamanlarda olanca eforunu buraya harcıyor zaten. Dış finansmanın gerekleriyle, bir arada tutmaya çabaladığı kesimler arasında dengeyi tutturmak, eskiye nazaran zor çünkü. “Reform” isteyenlerle sürdürülen pazarlığa, dozu gittikçe yükselen asabiyetin eşlik etmesinin bir sebebi de bu.

Vakit kazanmaya çalışıyor; bahara kadar sabır diliyor. Bulduğu ilk fırsatta faiz manevrası yapacağının sözünü veriyor Erdoğan. Zira “yerli ve milli” söylemiyle, kamu kaynaklarıyla, Merkez Bankası rezervleriyle tahkim ettiklerinin hali perişan vaziyette.

***

AKP hiçbir zaman yoksulun, çiftçinin, işçinin partisi olmadı; belediyeler eliyle kısa dönem sürdürülen “lütuf ekonomisi”, onlar lehine asla “kayırma ekonomisi”ne dönüşmedi. Krediyle yarattığı borçlanma bağı ve siyasetinin geleneksel omurgasını teşkil eden çok parçalı bir sınıf sayesinde hegemonya kurabildi. Lakin o kesim de ekonomide dinamik bir aktör olmaktan ziyade, borçlanmanın büyüttüğü ve artık tamamen krediye müptela, iri cüsseli bir “güruh” artık.

TÜİK’in geçen hafta yayınladığı KOBİ Raporu bu bakımdan dikkat çekici detaylar içeriyor. Normalde piyasa ekonomisi mantığına göre, sermayeyi tabana yaydığı, ihracat odaklı uzmanlaştığı ve büyük sanayinin çeperinde esnek iş ve emek halkaları oluşturduğu için küçük işletmelerin sayısının artması, makbul sayılır. Oysa 2009’dan sonra, yani siyasi otoriterleşmenin hızlandığı yıllarla beraber yaşanan değişim, “sağlıklı” bir manzara sunmuyor.

Başlıklar halinde özetleyelim raporu…

Şu grafik genel ve ölçeğe göre KOBİ sayısının seyrini gösteriyor:

KOBİ sayısında 10 yılda yüzde 22,7’lik artış oldu. Kriz dönemi azalsa da en yüksek artış yüzde 50 ile küçük ölçekli işletmelerde. Sayı bakımından ağırlık ise 10 kişiden az çalışana ve yıllık 3 milyon lirayı aşmayan ciroya sahip mikro ölçeklilerde. Krize rağmen 2017’den sonra da büyüyen tek kesim bunlar. 2019 sonu itibariyle Türkiye ekonomisinin yüzde 0,2’si büyük ölçekli, yüzde 99,8’i KOBİ. KOBİ’lerin yüzde 1,1’i orta, yüzde 6,4’ü küçük, yüzde 92,5’i mikro ölçekli.

Asıl önemli değişimi, büyük ölçekli şirketlerle kıyasladığımızda görüyoruz. Aşağıdaki dört grafik ana sektörler itibariyle iki sermaye kesimini karşılaştırıyor:

Büyük ölçekli şirket sayısında 2017’deki dramatik azalma göze çarpıyor hemen. İmalatta krize kadar 2 katı artan ve 4 bin 345’e çıkan büyük ölçekli şirket sayısı, sonrasında neredeyse yarı yarıya düşüp, 2009 seviyesine indi. KOBİ’lerin seyri aksi istikamette. İnşaat ve ticaretteki belirgin farkın altını çizelim.

Tabloları mikro ölçekliler açısından ayırırsak; yüzde 36,5’i toptan ve perakende ticaret ile motorlu araç ve motosiklet tamiri, yüzde 15,1’i ulaşım ve depolama, yüzde 11,6’sı imalat sanayiinde faaliyet yürütüyor.

Son tablolar istihdama dair:

Tüm ana sektörlerde istihdam ağırlığı KOBİ’lerin. İstihdamı biraz detaylandırırsak eğer, geçmişle kıyasladığımızda yeni bir eğilim öne çıkıyor:

İstihdamda mikro ölçekli işletmelerin payı fazla yoruma mahal bırakmayacak denli ciddi. Yüzde 49,6’sı burada toplanıyor.

Peki nasıl yorumlayacağız durumu?

Özetle eskiden beri Türkiye ekonomisinde sayı bakımından KOBİ’ler fazlaydı fakat, KOBİ’ler içindeki mikro işletmelerin kapsadığı alan hayli genişledi. Mikro işletmelerin büyük kısmı aile işletmesi. Çalışanları ücretli sayılmıyor, kayıtdışılık cabası. Bir-iki kişilik olanları yoğun. Kamu bankaları, KOSGEB veya TESK’in sağladığı mini teşviklerle kurulmuş; sonrasında büyük oranda düşük faizli borçlanmayla hayatını sürdürmüş; nihayetinde pandemiyle işlemez hale gelip, üzerine yeniden borçlanmış bir kesimden bahsediyoruz. Eğer 2020’yi dikkate alırsak sayıları 3 milyonu aştı. Geçen yaz sonu itibariyle kredi çekenlerin sayısı da neredeyse aynı.

Bir ülkede istihdam çökerken, üretim daralırken, kriz ve pandemide büyük ölçekli işletmelerin sayısı azalırken; “ufak tefek işlerde” patlama oluyorsa, bunun adı piyasacıların sevdiği tabirle “girişimcilik” değil, “mesleksizlik” olur. Faiz ve kur dalgalarında yaprak gibi savrulurlar. Yüz binlercesinin geleceği belirsizleşir. Her türlü cereyana açık hale gelirler.

Dolayısıyla zamana ve nakite ihtiyaç duyan Erdoğan, sadece taviz vermemek adına değil, vermek için de şiddete sarılmak mecburiyetinde. Onun uzlaşı yolu da şiddetten geçiyor yani.

Kriz dönemlerinin, hele ki salgınla birleşmiş ve toplumsal maliyeti derinleşen ekonomik krizlerin yaratacağı siyasi sonuçları; partiler arası ilişkilere, aritmetik hesaplara bakarak öngörmek isabetli değildir. Klişe tabirle, “iki artı ikinin dört etmediği” zamanlardır bunlar. Böylesine parçalı bir ekonomik yapı, çoğunluğa ihtiyaç duymayan organize güçlerin hegemonyası için uygun iklimi kolayca yaratır.

Durum fena halde, Amerikalı tarihçi Francis Parkman’ın devrimin arifesindeki Fransız monarşisine dair betimlemesine benziyor: “Kendisi çürümüş, keyfî bir güç ağından oluşan ayrık parçaların toplamı.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here