Kapitalizm, akıl sağlığı ve yabancılaşma – Derya Kızılova

Çağdaş delilik ve onun makine dünyası ve insanlar arasındaki doğrudan duygusal ilişkilerin ortadan kalkması ile bağlantısı hakkında birçok şey söylendi. Bu bağlantı, şüphesiz, gerçek bir bağlantıdır. İnsan, kendi dilinde olanlardan, kendi eyleminin ürünlerinin yaşayan önemlerinden yabancılaşınca, ekonomik ve sosyal gerçeklikler ona bir kısıt olduğunda ve kendini bu dünyada evinde hissedemediğinde, şizofreni gibi bir patolojiyi mümkün kılan bir kültürde yaşıyor demektir, dünyada bir yabancı olarak… Güncel dünyamız şizofreniyi mümkün kılıyor… kültürümüz dünyayı insanın kendisinin kendini içinde tanıyamayacağı biçimde okuduğu için.[1]

Akıl hastalıkları günümüzün ileri endüstriyel toplumlarının en ciddi sorunlarından biridir. Birkaç basit ampirik gerçek, akıl hastalığı sorununun bir yandan aciliyetini ve ölçeğini diğer yandan ise sosyal karakterini ortaya koymaya yeterli. Örneğin, Bruce M. Z. Cohen’in Psikiyatrik Hegemonya isimli kitabında yazdığı üzere, 2015 itibariyle tahmini olarak 450 milyon insan bir zihinsel veya davranışsal bozukluktan muzdarip. Ayrıca, 1997 ve 2007 arasında akıl hastalığı vakalarında 35 kat artış görüldü.[2] Günümüzde, John Hopkins Üniversitesi’nin tıp istatistikleri sayfasına göre, her yıl ABD’deki her 4 yetişkinden 1’ine zihinsel hastalık teşhisi konuluyor. Akıl hastalığının sadece yoksullukla bağlantılı olduğu değil, aynı zamanda daha yüksek eşitsizlik oranlarına sahip ülkelerde daha yaygın olduğu da araştırmalarda ortaya çıkmıştır.

Bu bulguların aksine, akıl hastalığına dair baskın söylem hâlâ apolitik ve tarih dışı bir nitelikte. Bu yaklaşım bireyleri yapısal sorunların bağlamından koparılmış ve atomize edilmiş birer örnek olarak görüyor. Bu yaygın bakış, akıl hastalıklarının nasıl bireylerin biyolojik veya psikolojik konfigürasyonlarındaki çeşitli bozukluklar veya dengesizlikler yoluyla ortaya çıktığına odaklanıyor.

Buna karşıt literatür, bu yazıda yakından bakacağım akıl hastalıkları üzerine inceleme yapan Marksist yazarların da içinde bulunduğu, akıl hastalığının tarihsel ve sosyal karakterini vurguluyor ve psikolojiye[3] de bir disiplin olarak eleştirel bir şekilde yaklaşıyor. Bu yaklaşımlar yapısal sosyoekonomik sorunları öncelikli kılıyor ve bu yapıların özelliklerinin akıl hastalığına ve sosyal patolojilere nasıl yol açtığını ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ayrıca bir disiplin ve pratik olarak baskın psikoloji biçimini sömürücü sosyoekonomik yapıların sürdürülmesine destek veren bir disiplin ve meslek olarak eleştiriyor. Psikoloji disiplinine ve akıl hastalıklarına tarihsel ve bütünlüksel yaklaşım, hem akıl hastalıklarını hem de psikolojinin kendisini kapitalizmin gelişimi ve sürdürülmesiyle bağlantılı ele almamızı sağlıyor.

Bu amaç doğrultusunda bu yazıda ilk olarak psikolojinin tarihinin birkaç özelliğine ve psikolojinin bazı varsayımlarına göz atacağım. Ardından Erich Fromm’a dönüp, kapitalist toplumlarda yabancılaşmanın insan üzerindeki etkilerine odaklanacağım.

Ron Robertson, 2015 tarihli Psikoloji ve Kapitalizm adlı kitabını, psikolojinin doğasının esasen sosyoekonomik ve politik yapılara bağlı olduğu iddiasıyla açıyor ve bu görüşünü desteklemek için psikolojinin tarihine dönüyor.[4] Robertson, 18. yüzyılda psikolojinin bir disiplin olarak yükselişini etkileyen birkaç önemli toplumsal değişikliği listeliyor. Bunlardan birincisi, sanayi devriminin başlamasıyla birlikte istatistiğin bir disiplin olarak yükselişi. İstatistik, başlangıçta bir devlet bilimi olarak tasarlanmış ve demografik verilerin sınıflandırılmasına ve ayrıştırılmasına adanmıştır. Robertson için istatistik bilimi, daha sonra psikolojinin benimsediği, insanların normatif sınıflandırmalarını başlattığı için önemlidir.[5] Psikoloji, istatistiğin sınıflandırma ve ayrıştırma yöntemini alır ve bunu davranışlara, ilişkilere ve diğer kişilik özelliklerine uygular. Bu uygulama ile ilgili tehlikeli olan şey, ayrıştırılan özelliklere (iyi veya kötü) değer yüklemiyor, bağımsız ve sadece tanımlayıcı şekilde yaklaşıyor görünse de, aslında kuralcı ve bir normal yaratan biçimde var olmasıdır.[6] Bu demek oluyor ki, psikolojinin istatiksel sınıflandırma yanı, insanların gerçek veya ortalama karakterlerini tanımladığını öne sürerken, aslında bu karakterlerle aynı zamanda bir toplumsal norm inşa ediyor.

Robertson ayrıca, psikolojinin yükselişinin arkasındaki diğer itici gücün, kapitalizmin gelişmesiyle nüfusun muazzam kesimlerinin yoksullaşması ve ekonomik hayatın dışına itilmesi olduğunu belirtiyor. Burada atıfta bulunulan tarihsel dönemde, kapitalizme geçiş aşamasında eskiden ortak kullanıma açık feodal arazilerin özel mülkiyete geçmesiyle birçok serf yerlerinden edilmişti. Hayatta kalabilmek için tamamen yeni bir hayata başlayıp kapitalist ücretli emeğe dönmeleri gereken serflerin bir önemli kısmı, ya onların hepsini işe alabilecek sanayinin henüz gelişememesinden ya da yeni kapitalist yaşamın önceki yaşamlarına aykırılığından, ekonomik yaşamın dışında kalmıştı. Ekonomik işlevleri yerine getiremeyen insanların ötekileştirilmesi, akıl hastanelerinin ortaya çıkmasıyla beraber oluştu. Kapitalizme üretken katılımcılar olabilmeleri için nüfusun bu kesiminin diğerlerinden ayrılması ve “iyileştirilmesi” gerekiyordu.[7] Bu tarih, sosyoekonomik değişikliklerin ve bu sosyoekonomik yapıya uygun bir nüfus oluşturma ihtiyacının psikolojinin ortaya çıkışını nasıl yönlendirdiğini gösteriyor.

Psikolojinin akıl hastalıklarının kalıtsal nedenlerini araştırma yönteminin ortaya çıkışı da masum değildir. Robert, başlangıçta bu yaklaşımın, Darwin’in kuzeni Francis Galton da dahil olmak üzere İngiliz üst sınıflarında tutkulu taraftarlar barındırdığını yazıyor. Galton aynı zamanda öjenik yaklaşımında bir öncüydü. Robertson, öjenistlerin temel amacının “hapishanelerde, tımarhanelerde ve tımarhanelerde” olan nüfusun ortadan kaldırılması olduğunu belirtiyor.[8] Bu, elbette, Nazizm tarafından benimsenen ve geliştirilen mantıkla aynı ve Robertson, “profesyonel psikolojinin tanınmasında ön planda olanların” Nazizm psikologları olduğunu belirtiyor.[9]

Sosyoekonomik tarih ve psikoloji arasında bu gibi birçok bağlantı açık olsa da, bunlar psikolojinin baskın söylemlerinde gizli kalıyor ve göz ardı ediliyor.[10] Bu durum, psikolojiyi kapitalizmi ve kapitalizmin insan ve toplum anlayışlarını doğallaştıran ve destekleyen ideolojik yapının bir parçası hâline getiriyor. Psikoloji için, örneğin, insanların “normal” olan ve arzulanan özellikleri en fazla üretkenliğe ve en iyi performansa neden olan özelliklerdir: “uygunluk”, “işini doğru yapmak”, “dakiklik”, “canlılık”, “tahammül edebilmek” veya “dayanıklılık”.[11] Dahası, psikoloji, kapitalist toplumun taleplerine ayak uyduramamayı sosyoekonomik yapıların değil, bireyin başarısızlığı olarak gören ideolojik bakış açısının güçlendirilmesinde göz ardı edilemez bir rol oynar. Robertson, bu bağlamada psikolojinin, sorumluluğun özelleştirilmesini teşkil ettiğini yazmaktadır.[12]

Bu özelleştirmeyi olanaklı kılan, psikolojinin, tekil bireyin dünyayı ve bireyin kendisini anlamak için öncelikli birim ve kavram olduğunu varsaymasıdır. Bu varsayım ile psikoloji en baştan bireyi tarihsel bağlamdan soyutlamaktadır.[13] Psikoloji bu yaklaşımı ile, başarısızlıkları, uyumsuzlukları ve normalin dışındaki bütün duyguları için kendilerini durmadan denetlemeye ve göz altında tutmaya alışmış bireyler oluşturur. Bu nedenle psikolojinin özünde yaratmaya çalıştığı birey sosyoekonomik bağlamlarından soyutlanmış, sürekli kendi kendini denetleyen ve sorumluluğu kendinde arayan birey türüdür.[14]

Robertson için sorunlu olan sadece psikolojinin ideolojik yönü değil, aynı zamanda psikolojinin bilimsel güvenilirliği. İlk olarak, Robertson’ın yazdığı üzere DSM[15] komitesi üyelerinin yarısından fazlası ilaç endüstrisi ile bağlantılıdır.[16] Cohen de aynı şekilde, DSM’nin son sayısını yazan psikiyatristlerin %69’unun bu finansal bağlara sahip olduğunu vurguluyor.[17]

Sorun sadece psikoloji veya psikiyatrinin ticari ilişkileri ile ilgili değil, aynı zamanda akıl hastalıklarının teşhisi için güvenilir ve bilimsel bir zeminin yetersizliği. Robertson, mesela, akıl hastalığı teşhisinin tarihsel olarak bilimsel keyfiliğine işaret ediyor: psikoloji, mastürbasyon veya “drapetomania” (siyah kölelerin kaçmasına sebep olduğu varsayılan hastalık) gibi şeyleri akıl hastalığı olarak teşhis eden bir meslektir.[18] Bir diğer öne çıkarabileceğimiz örnek ise, eşcinselliğin bir hastalık olarak teşhisi. Bu teşhis ancak eşcinsel topluluğun siyasi protestolarından sonra iptal edilmiştir.[19]

Akıl hastalığı teşhislerinin güvenilirliğine karşı olan tartışmayı yalnızca tarihsel örneklerle de sınırlamamız geremiyor. Örneğin Robertson, “Vietnam gazilerini yatıştırmak için bir araç olarak icat edilen” TSSB’yi (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) inceliyor.[20] TSSB ile ilgili sorun şöyle: DSM’nin önceki ciltlerinin zihinsel bozukluğu genel veya normal deneyimin dışında kalan, “psikolojik olarak rahatsız edici bir olayı takip eden semptomlar” olarak tanımlıyorlardı. Aynı zamanda, zihinsel bozukluğun belirli bir olaya genel veya beklenen bir tepki olmaması gerektiğini de öne sürüyorlardı. Ancak DSM’nin bu tanımları çelişkili bir sonuç yaratıyordu: TSSB hem bir zihinsel bozukluktu hem de değildi, çünkü TSSB psikolojik olarak rahatsız edici bir olayın genel sonucuydu.[21] TSSB’nin bu dinamiği aslında sosyal yapıların akıl sağlığıyla koparılamaz bağını vurguluyor. Robertson ayrıca şizofreni teşhisini de eleştiriyor: “yıllardır davranışların tıbbîleştirilmesi konusunda eğitim almış psikiyatristlerin ancak yarısı gerçekten şizofreniye inanıyor. Hakkında hiçbir testin olmadığı varsayımsal bir bozukluk ve uzmanlar bile kimlerde olduğu konusunda anlaşamıyor.”[22] DSM’nin eski baş editörü Allen Francis bile daha önce var olan tüm ruhsal hastalık tanımlarını “saçmalık” olarak adlandırmış ve akıl hastalıkları için tatmin edici bir açıklama olamayacağını söylemişti.[23]

Bu noktalar Cohen tarafından daha da vurgulanmaktadır. Cohen, Burstow’un 2015 yılında yapılan, “herhangi bir ‘zihinsel bozukluk’ için hiçbir biyolojik işaret bulunamadığını” ve ayrıca “psikiyatristlerin zihinsel olarak sağlıklı ve hasta insanlar arasında hâlâ ayrım yapamadığını” öne süren çalışmasına atıfta bulunuyor.[24] Daha sonra David Rosenhan’ın 1973’te yaptığı, psikiyatristlerin onları gerçek hastalardan ayırt edip edemeyeceklerini görmek için psikiyatri hastanelerine sahte hastalar gönderdiği çalışmasını anlatıyor. Çalışmada, psikiyatristler sahte hastaları fark edememekle kalmamış, bu hastaların davranışlarını, sahte hastalıklarının semptomları olarak not etmişlerdi.[25] Cohen ayrıca, Robertson’un şizofreni hakkındaki argümanını, psikiyatr Joel Paris’in bipolar bozukluk ve şizofreni hakkındaki “gerçekte, [bu tür] koşulların … gerçek hastalıklar olup olmadığını bilmiyoruz” dediği alıntı ile tekrarlıyor.[26] Cohen, hiçbir akıl hastalığı için hâlâ gerçek bir testin, yerleşik bir nedensellik kuramının veya gelecekteki vakalar için herhangi bir tahmin yönteminin olmadığını da vurguluyor.[27] Hem Cohen hem de Robertson için, ruhsal hastalıkların teşhisleri ve kavramsallaştırılmaları esasen sosyal olarak belirleniyor ve statükoya karşı sapma ve muhalefetin baskılanması üzerine kuruluyor.[28]

Bu tartışmaları ilerletmek için Erich Fromm’un Sağlıklı Toplum eserinin girişine bakabiliriz. Bu eserde Fromm, normalliğin patolojisi olarak adlandırdığı şeye ve özellikle Batı toplumlarında bulunan normallik biçimlerine odaklanıyor. Fromm, psikolojinin baskın biçiminin, akıl hastalığını, aklı başında bir topluma uyum sağlamayan bireylerin sahip olduğu bir şey olarak yorumladığını, hiçbir zaman akıl sağlığından yoksun olanın toplum olduğu ihtimalini dikkate almadığını söylüyor.[29] Fromm ise toplumun ve bireylerin ruh sağlığını değerlendirebileceğimiz “normatif hümanizm” yaklaşımını destekliyor.[30] Bu bakış açısı, insanlığın, bir tür olarak baz alındığında, ruh sağlığı için evrensel ölçütler olduğunu varsaymaktadır.[31] O hâlde bir toplumun yapısı, insan potansiyellerinin ve uğraşlarının sağlıklı gelişimine yatkın veya karşıt olabilir; bu nedenle, toplum, ortak bir özün normal veya patolojik ortaya çıkışlarını üretebilir.[32]

Fromm’un normatif hümanizminin ayrıntılı bir tartışmasını burada yapamayacak olsak da, Fromm’un psikolojiye yönelik önemli eleştirisinin akıl hastalıklarının normal bir popülasyondaki uyumsuz bir azınlığa ait olan bozulmalar olduğu varsayımına karşı olduğunu vurgulayalım. Fromm bize bir davranış biçiminin genelliğinin onun sağlıklı veya patolojik karakterini söyleyemeyeceğini ve bir toplumun “normal”inin hümanist bakış açısından patolojik olabileceğini gösteriyor.[33] Normalliğin patolojisinin kendini ifade ettiği birçok biçim arasında, Fromm için en önemlilerinden birine dönelim: yabancılaşma.

Fromm, Marx için de temel kavramlardan biri olan yabancılaşmanın analizinde, Marx’ın bu olguya bakışına önemli yorumlar ve ilerletmeler getiriyor. Fromm için yabancılaşma kişinin kendisini bir özne olarak değil, uzaklaşmış bir nesne olarak deneyimlediği bir durumu ifade ediyor. Yabancılaşmış kişi “kendi eylemlerinin yaratıcısı,” kendi eylemlerinin efendisi değildir, daha ziyade, eylemleri ve eylemlerinin ürünleri ona egemen olur. Kendine ve başkalarına yaklaşımı ve onları deneyimi, dünyadaki herhangi bir nesneyi deneyimi ile örtüşür hâle gelmiştir.[34]

Fromm, yabancılaşmayı daha iyi açıklayabilmek için putperestlik ilişkisine başvuruyor. Tektanrıcılığın putperestliği reddetmesinin kökeninde, çok tanrılı dinlerdeki tanrıların sayısına bir tepki değil, putperestliğin özünde bir kendine-yabancılaşma ilişkisi olduğunu öne sürüyor. Putperestlikte insanlar, daha sonrasında kendi kutsal güçleri olan ve ibadet nesneleri hâline gelen putları, kendi zaman, emek ve beceri ile yaratıyorlar. Yani, bir idol bittiğinde, içine giren gerçek insan emeğinin ve becerisinin izler yok oluyor: onun bir insan yaratımı olduğu gerçeği ortadan kalkıyor. O hâlde putperestlikte insanlar, kendi yarattıkları nesnelere, kendilerinin ötesinde ve onlardan ayrı bir şey olarak tapıyorlar.[35] Buna karşılık tektanrıcılık, tanrının bir eşya olmadığını öne sürüyor.[36] Ancak bu tabii ki, tek tanrılı dinlerin de yabancılaşma ilişkilerine dayanmadığı anlamına gelmiyor. Tektanrıcılıkta yabancılaşma, kişinin kendi gücünü ve aklını Tanrı’ya yansıtılan ve daha sonra dua ile geri alınacağı düşünülen şeyler olarak algılamasında görülüyor.[37]

Fromm’un analizi, Marx’ın Kapital, Birinci Cilt’te açıkladığı meta fetişizmi fikrini aydınlatıyor. Marx’a göre kapitalist üretim ve değişim ilişkileri putperestlikle aynı sebeple fetişisttir: çünkü insan emeğinin, kapasitesinin, becerisinin ve enerjisinin yarattığı bir şey insan eylemlerinden bağımsız hâle gelir ve kendi iç ve bağımsız yasaları ve değeri olan bir şey olarak algılanır.[38] Bu anlamda yabancılaşma, insanların eylemlerinden ortaya çıkan emek ve üretim ilişkilerinin insan üstü bir nitelik kazanmasıdır. Bu ilişkiler insanlar tarafından kontrol edilmelerinden ziyade insanları ve onların yaşamlarını onlardan bağımsız bir güç olarak kontrol ederler. Metalara yönelik bu fetişist tutum, kapitalizmde yabancılaşmanın önemli bir parçasını oluşturur.

Fromm, modern kapitalist toplumda, bu yabancılaşma olgusunun, kişinin işe, nesneler dünyasına ve tüketim nesnelerine, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla olan ilişkilerine kadar, varoluşun neredeyse tüm yönlerini kapsadığını iddia eder.[39] İşçinin etrafındaki nesne dünyasıyla ilişkisi yabancılaşmadır: işçinin bu nesnelerde kendisini deneyimlemesinin yerine kendi yaratımları ona karşı durur ve ona hükmeder. İşçi ne kadar çok yaratırsa, bu ona hükmeden ve ondan bağımsız nesne dünyası o kadar büyür ve kendisi o kadar güçsüz ve yabancılaşmış hâle gelir.[40]

Fromm’un bu analizinin dayanağı tabii ki Marx’ın “1844 El Yazmaları, Ekonomi Politik ve Felsefe.” Burada Marx yabancılaşmayı ücretli emek ve özel mülkiyet ilişkileriyle ele alıyor. Kapitalist ücretli emek ilişkisinde, işçinin ürünleri ona hemen yabancılaştığı, yani derhal burjuvazinin özel mülkiyetine dönüştüğü için, işçiye karşı ve işçiden yabancılaşmış bir duruma  girerler. Dolayısıyla Marx şöyle yazar:

“İşçi kendini ne kadar çok harcarsa, kendisine karşı ve kendisinin üzerinde yarattığı yabancı nesnel dünya o kadar güçlenir ve kendisi -iç dünyası- o kadar fakir hâle gelir, kendisine o kadar az şey ait olur. Bu durum din ile aynıdır. İnsan Tanrı’ya ne kadar çok koyarsa, kendisi için o kadar az saklar. İşçi, hayatını nesnesine koyar; ancak artık hayatı artık ona ait değildir, tersine o nesneye aittir.”[41]

Öyleyse, kapitalist ücretli emek ilişkisi altında çalışmak, kişinin güçlerinin kendi dışına aktarılmasıdır. Kişi, emeğiyle dış dünyayı ne kadar çok yaratır ve geliştirirse, onun dışındaki yabancı güçler o kadar güçlü hâle gelir. Aynı zamanda bu kişinin iç gücünün tükenmesidir. Öyleyse kapitalizm altında yabancılaşmış emek, kişinin özneliğini ve benliğini kaybetmesidir: kişi ne kadar çok çalışırsa, o kadar çok kendinden yitirir.

Dahası Fromm, kapitalizmde çalışmanın mekanik niteliğinin yabancılaşma deneyimini yoğunlaştırdığını öne sürer. İş deneyimi o kadar monoton hâle gelmiştir ki, birey üretim sürecinin atomik bir kısmında ve sadece tekrardan oluşan eylemleri içeren özel bir görevi yapmaya indirgenmiştir. İş, genellikle sadece aynı motor eylemleri kesin bir şekilde defalarca gerçekleştirmeyi içerebilir. Sonuç, yaratıcılığın, merakın, düşüncenin veya kontrol duygusunun tüm unsurlarının iş deneyiminden ve gerçekliğinden kaldırılmasıdır.[42]

Ron Robertson da kapitalizmde çalışmanın işçinin kontrol duygusunun reddetmesinin yabancılaştırıcı yapısını vurguluyor. Robertson, kapitalist emekte, kişinin kendisini kendi eylemlerinin öznesi olarak görme fırsatını kaybettiğini yazıyor. Kişinin bütün eylemleri kendi iradesinin dışından gelmektedir ve iş boyunca yapılması gereken şey, örneğin, sadece bir montaj hattının bir bölümünü yerine getirmeye indirgenmiştir.[43] Robertson’a göre biri bu yabancılaşmanın farkına varıp, “sadece mekanik ve itaatkâr bir şekilde ‘yabancı’ emirlere cevap veren bir kukla olduğunu, bedeninin dış güçler tarafından kontrol edildiğini” iddia ederse, bu kişinin muhtemelen yetkililer tarafından en yakın psikiyatri merkezine yönlendirileceğini, “gerçeklikle temasını kaybetmiş olduğunun söyleneceğini ve ona paranoid şizofreni teşhisi” konulacağını yazıyor.[44] Yani Robertson, kapitalist iş yapısının hâkim olduğu günümüzde, psikolojinin şizofreninin bir belirtisi olarak göreceği yabancı kontrol “yanılsaması”’nın, patolojik bir gerçeklik algılaması yerine aslında gerçekliğin farkındalığı olabileceğini öne sürüyor.

Bu ilişkiyi detaylandırmak ve daha somut hâle getirmek için, kapitalizmin kontrol ve gözlem mekanizmalarını korkutucu seviyelere getirmiş Amazon firmasının depolarındaki çalışma koşullarına bakabiliriz. Bir Amazon deposunda, her ikisi de insanlık dışı sömürü, kontrol ve gözetim mekanizmalarına tabi tutulan iki pozisyondan olan toplayıcı veya paketleyici olabilirsiniz. Toplayıcılar, işçilere rehberlik eden ve eylemlerini durmadan zamanlayan bir el cihazıyla depolarda dolaşıyor.[45] Paketleyiciler için de üretkenliği hesaplayan benzer bir cihaz kullanılıyor ve bu cihaz size saatte kaç paket paketlediğinizi bildiriyor. Bu depolarda üretkenlik baskısı o kadar yüksek ki, bazı toplayıcıların günde 24-32 km kadar yürüdüğü ve paketleyicilerin saatte 120 pakete ulaşmasının beklendiği bildirildi.[46]

Amazon işyerinin baskısı birçok yerde detaylı belgelendi, burada ben işçilerin bu bütün farklı kaynaklarda hep robot olarak muamele gördüklerini hissettiklerini söylediklerini vurgulamak istiyorum. Kişi kendi gerçekleştirdiği eylemleri kendine yabancı olarak deneyimliyor ve inanılmaz miktarda duygusal ve fiziksel acı ürettiğinde bile, kendi eylemini kontrol edemiyor veya seçemiyor. Örneğin, bir toplayıcı depoda hareket ederken, yürüdüğü yer, ne kadar hızlı gidileceği, paketleri ne kadar hızlı tarayacağı, tamamen zamanlayıcı ve el cihazlarındaki talimatlar tarafından belirleniyor. Kişinin bedensel hareketleri, onu durmadan daha çok çalışmaya iten, elindeki bir ekran tarafından yönlendiriliyor. Bu cihaz işçiyi tam anlamıyla bitirene kadar kontrol ediyor. Örneğin, bir Amazon deposuna sadece üç yıl içinde 600 kere ambulans çağrıldığı ortaya çıkarılmıştı.[47] Ayrıca işçilerin tuvalet molasına bile çıkmasının iyi karşılanmadığı bu depolarda, işçiler talimatlarını zamanında yerine getirebilmek için şişelere işeyerek çalışıyorlar.[48] Bu gibi durumlara tabii ki biz yabancı değiliz, fakat bu koşullar dünyanın en “gelişmiş” ülkelerinde kapitalizmin doğasının değişmediğini gösteriyor. Aynı zamanda, Fromm’un da bahsettiği yabancılaşmış iş biçimini ortaya koyuyor.

Yabancılaşmanın incelemesine devam edelim. Fromm için yabancılaşma, kişinin kendisiyle ve diğerleriyle ilişkilerinde de hakimdir. Fromm, yabancılaşmanın iki insan arasındaki ilişkiyi, her birinin diğerini kullandığı ve her birinin diğeri için bir meta olduğu iki soyut makina arasındaki bir ilişkiye dönüştürdüğünü yazar.[49] Dahası, yabancılaşma, kişinin kendisi ile olan ilişkisini Fromm’un “pazarlama yönelimi” dediği şeye dönüştürür. Bu yönelimde, kişi kendini “aktif bir özne” olarak değil, piyasada pazarlanacak ve istihdam edilecek bir şey olarak deneyimlemektedir.[50] Kişinin kapasiteleri ve özellikleri, kişiye kazanç sağlaması beklenen bir sermayeye dönüşür. Buna bağlı olarak, kişinin öz değer duygusu da kişinin kendini başarılı bir şekilde satıp satamadığına göre şekil alır ve eğer kişi kârlı bir meta değilse kendini başarısız biri olarak deneyimlemeye başlar.[51]

Yabancılaşma olgusunu az çok incelediğimize göre, Fromm’un “yabancılaşmanın akıl sağlığına etkileri nedir?” sorusuna cevabına bakalım. Fromm ilk önce akıl sağlığı ile ne kastedildiğini anlamamız gerektiğini belirtiyor. Birinin sosyal bir işlevi yerine getirebileceğini, üretken olabileceğini ve üreyebileceğini kastediyorsak, o zaman yabancılaşmış bir kişi zihinsel olarak sağlıklı kabul edilebilir.[52] Fromm için bunun nedeni, zihinsel sağlığa ilişkin baskın tanımların ve kavramların yabancılaşmış olmasıdır. Bu nedenle, Fromm şöyle yazıyor: “yabancılaşmış psikiyatristler ruh sağlığını yabancılaşmış kişilik bazında tanımlayacaktır.”[53] Öyleyse yabancılaşma, akıl sağlığı ve birey olmakla ilişkin en yaygın varsayımları da etkilemektedir.

Örneğin, Robertson gibi, Fromm için de,  psikiyatri ve psikoloji, insanların yabancılaşmış durumdaki özelliklerini arzu edilen karakterler olarak almaktadır: “uyum, işbirliği, atılganlık, tolerans, hırs.”[54] Daha sonra Fromm, psikiyatrik söylemde ruh sağlığı ile güvenliğin eş tutulmasını eleştiriyor.[55] Bu eşlemenin amacının, insanları tüm duygusal, kişisel risk veya şüpheden arındırmak olduğunu, böylece çatışmalardan kaçınma yoluyla güvenlik sağlamak olduğunu yazıyor.[56] Ancak Fromm’a göre, yaşamın belirsizliği ve güvensizliği insan olmanın temel yönleridir ve önemli olan belirsizlik veya güvensizlikten kaçınma değil, onların “panik ve aşırı korku” olmadan hoşgörülmeleridir.[57]

Fromm’a göre sevgi ve yakınlık da psikiyatrinin ruh sağlığını değerlendirmek için kullandığı ölçülerdir, ancak onlar da yabancılaşma nedeniyle yozlaşmışlardır. Fromm, H. S. Sullivan’ın, samimiyeti iki insanın birbirlerinin kişisel değerini onayladığı ilişki olarak algıladığı psikanalitik teorisine bakıyor.[58] Fromm, bu tür bir ilişkiyi, kapitalizmin yarattığı pazarlayıcı insanın kişiliğini yansıtan “işbirliği” ilişkisi olarak yorumluyor: yani, birbirinden yabancılaşmış iki insanın ortak çıkarlarını müzakere ettiği bir ilişki biçimi.[59] Evlilikteki sevginin genel olarak “karşılıklı adillik ve karşılıklı manipülasyon” olarak anlanması da bu analizi güçlendirmektedir.[60] Bu yollarla, yabancılaşmış bakış açısı, samimiyet ve sevgiyle ilişkin psikolojik ve gündelik anlamlarına hükmediyor.

Son olarak Fromm, ruh sağlığını genel olarak tanımlayan başka bir kavram olarak mutluluğa bakıyor. Modern toplumda mutluluk anlayışının eğlenmeyle eşdeğer olduğunu belirtiyor. Fromm için bunun anlamı, mutluluğun zevkle eşdeğerliliği ve özellikle “sınırsız tüketimin zevki, düğme-basma gücü ve tembellik” anlayışı.[61] Böyle bir anlayış mutluluğu üzüntü ve kederle zıt şekilde ele alıyor ve Fromm, ortalama bir insan için mutluluğun bu duyguların yokluğu anlamına geldiğini öne sürüyor. Ancak, Fromm için bu zıtlık ilişkisi, genel mutluluk anlayışındaki temel hatayı göstermektedir. Fromm kederi insan varoluşunun temel bir parçası olarak alıyor; canlı ve duyarlı olmanın kişinin hayatında sık sık üzüntü ve keder hissetmek anlamına geldiğini söylüyor.[62]

Mutluluğu bir şeyle zıt olarak almak istersek, bu depresyon olmalıdır ve Fromm için depresyon, yabancılaşan toplumdaki insanları tanımlayan gerçek durumdur. Burada depresyon, duyarlılığın kapanması olarak anlaşılıyor – hiçbir şey hissetmeme, mutluluk veya üzüntü yaşayamama durumu.[63] Bu anlamda, Fromm, “yaşamsızlık” deneyimini ifade eden can sıkıntısı ile depresyonu yakın buluyor.[64] Can sıkıntısı ve depresyon, yabancılaşmış bireyi karakterize eden durumlardır. Kişi bir boşluk durumunda olduğu için, mutluluğu bu boşluğu anlık şekilde dolduran eğlence ve zevk deneyimleriyle eşleştirir. Aynı zamanda, mutluluğu eğlenceyle eşleştirdiğinden ve böylece kendini insan deneyiminin tüm yelpazesine (keder ve üzüntü dahil) kapadığından, yabancılaşmış kişi eğlenmediği zamanlarda ancak -hiçbir şey hissetmemek olan- depresyon veya can sıkıntısı yaşayabilir. Bu nedenle, çağdaş bir bireyin önünde, her türlü eğlence imkânı olabilir, ancak yine de mutsuzdur. Fromm’a göre bu durum, “yabancılaşmış bir dünyanın kategorilerinde sağlıklı kabul edilen kişinin hümanist bakış açısından en hasta olarak göründüğünü” kanıtlıyor.[65]

Öyleyse bu hümanist bakış açısına göre mutluluk nedir? Fromm, mutluluğun bir boşluğu doldurmaktan çok doygunluğu yaşamakla ilgili olduğunu yazıyor.[66] Mutluluğun başkaları ve kendimizle aktif, üretken bir ilişki içinde olmaktan, kendimizi gerçekleştirmek ve başkalarıyla birleşmek için doğuştan gelen sevgi ve akıl gücümüzü kullanmaktan oluştuğunu öne sürüyor.[67] Mutluluk “gerçekliğin dibine dokunmaktan,” içsel deneyimin canlılığından ve dünyayla ve kendimizle ilişkilenmekten oluşuyor.[68] Dolayısıyla, Fromm için akıl sağlığı, eleştirdiği genel anlayıştan farklı bir anlama sahiptir:

“Hümanist anlamda akıl sağlığı, sevme ve yaratma güçleriyle, aile ve doğayla yakın bağlarından ortaya çıkması ile, kişinin kendini kendi güçlerinin öznesi ve kaynağı olarak deneyimleyebilmesine dayalı bir benlik anlayışı ile, içimizdeki ve dışındaki gerçekliğin kavranması ile tanımlanır, yani nesnellik ve aklın gelişmesiyle. Yaşamın amacı, onu yoğun bir şekilde yaşamak, tamamen doğabilmek, tamamen uyanık olmak… her birimizin aynı zamanda evrendeki en önemli şey kadar önemli ve bir sinek veya cam parçacığı kadar önemsiz olduğu paradoksunu kabul edebilmektir. Hayatı sevebilmek, ama yine de dehşet olmadan ölümü kabullenebilmektir… Yalnız kalabilmek ve aynı zamanda sevilen biriyle olabilmek, bu dünyadaki her kardeşle, yaşayan her şeyle bir arada olabilmek.”[69]

O hâlde, Marksist yabancılaşma kavramının akıl hastalığı tartışmasında birçok önemi vardır. Yabancılaşma, kişinin kendini, emeğinin ürünlerini, diğer insanları ve toplumu bir bütün olarak kendi dışında, bağımsız ve kendine karşı olan şeyler olarak deneyimleme koşulunu tanımlar. Yabancılaşma ücretli emeğe nüfuz eder ve işçilerin kendilerini mekanik olarak dışarıdan belirlenen görevleri yerine getiren pasif özneler olarak deneyimlemelerine neden olur. Yabancılaşma aynı zamanda akıl sağlığını ve sağlıklı bir bireyin kim olduğunu anlamamızın temel yollarını da etkiler. Bu bağlamlarda, Fromm’un da tanımladığı gibi, yabancılaşma yaşamın birçok yönüne uzanan bütünleyici bir olgudur.

Peki psikoloji ve psikiyatriye yönelik eleştirilerimizden ve yabancılaşma kavramını incelememizden ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz? Öncelikle, yazımın ilk kısımlarında bahsettiğim gibi, psikoloji ve psikiyatri, kendi söylemlerinin ve kendilerini anlayışlarının aksine, tarihten bağımsız var olmuş ve insan bilinci hakkında tarihsiz gerçekleri ortaya çıkaran bilimler değillerdir. Gördüğümüz üzere, bu bilimlerin ortaya çıkışı kapitalizmin gelişiminin tarihi ve bu tarihle yaratılan yeni işçi sınıfına mensup kişilerin kapitalist üretim ilişkilerine en uygun özelliklerde olmasının sağlanması amacı ile yakından bağlantılıdır. Psikoloji bu üretim ilişkilerine en iyi uyan özellikleri en sağlıklı olarak nitelendirirken onlara tehdit oluşturanları ise uyumsuz ve patolojik olarak ele alır. Ayrıca topluma uyumlu özellikleri insanlar için bir norm düzeyine çıkarıp onların tarihsiz özellikleri ilan eder.

Bunun yanında, insanlara zarar veren akıl “hastalıkları” psikoloji ve psikiyatri için genel olarak sadece tekil olarak o bireyle ilgili olan ve hatta açıklaması beynin bazı bölümlerindeki kimyasal ve fizyolojik reaksiyonlara indirgenen olgulara çevrilmiştir. Yani, insanların bu deneyimleri bütün tarihi ve sosyoekonomik gerçeklerden ve toplumsal yapılardan soyutlanmış olarak ele alınmaktadır. Örneğin, şizofrenide görülen öznelik yitimi ya da yabancı bir güç tarafından kontrol edilme yanılgısının nörolojik-bilişsel bir açıklaması, (çok kısa bir şekilde açıklamamız gerekirse) pasiflik deneyimiyle bağlantılı olduğu gözlemlenmiş beyindeki sağ aşağı parietal lobun normalden fazla aktive olmasıdır.[70]

Bu yazıda öne sürülenler bu tür ampirik gözlemleri veya aynı şekilde depresyon teşhisi konulan bazı bireylerin (beyinsel veya hormonal) fiziksel değişimlerden geçtiğini reddetmemiz gerektiğini söylemiyor. Fakat, Marksist bakış açısı bu tür gerçekliklerin anlamını değiştirmelidir. Bu tür fiziksel, kimyasal veya nörolojik özellikler mekanik bir biçimde insanların deneyimlerini açıklayan ve onlara neden olan şeyler olarak değil, belli bir toplum yapısı içinde, belli toplumsal ilişkilerde yaşayan insanlarda bu ilişkilerin ortaya çıkardığı özellikler olarak ele alınmalıdır. Yani, bu özelliklerin gerçekliğinin tabanı insanın toplumsal tarihi, yaşamı ve ilişkileri olarak görülmelidir.

İşte ancak bu prensiple hareket eden bir psikoloji, baskın psikolojik söylemin insanı sadece tekil bir atom olarak alan perspektifinden kurtulup, insan deneyimini en derin ve kapsamlı bir biçimde anlayabilir. Ayrıca, bu tür bir psikoloji kendini insanda var olan tarihsiz gerçekleri inceleyen tarihsiz bir bilim olarak değil, kendi de insanlığın tarihiyle oluşmuş, bu tarihin içinde var olan ve onu etkileyen, buna ilaveten de incelediği insanlarda da toplumsal ve tarihsel özellikler bulan bir bilim olarak görebilir. Son olarak, bu tarz bir psikoloji kendini toplumun mahvettiği insanları yeniden kapitalist üretimde etkin elemanlara dönüştürmeye çalışan bir pratikten çıkarıp, çözmeye çalıştığı patolojilerden insanlığın gerçek kurtuluşunun toplumsal değişimde yattığını anlayabilecektir. o

 Kaynakça:

Brady-Turner, Cameron. “c.” One Zero, 11 Mar. 2019.

Cohen, Bruce M. Z. Psychiatric Hegemony: A Marxist Theory of Mental Illness. Palgrave Macmillan, 2016.

Fromm, Erich. Sane Society. Routledge Classics, 2002.

Foucault, Michel. Madness: Invention of an Idea. Harper Collins , 2011.

Marx, Karl. Capital, Volume 1. Vol. 1. N.p.: Penguin Classics, n.d. Print, 1990.

“Mental Health Disorder Statistics.” HopkinsMedicine, www.hopkinsmedicine.org/health/wellness-and-prevention/mental-health-disorder-statistics.

Philip Gerrans. The Measure of Madness: Philosophy of Mind, Cognitive Neuroscience, and Delusional Thought. The MIT Press, 2014.

Schwantes, Marcel. “What’s It Really Like Working for Amazon? A Survey of 241 Employees Says It’s Toxic. One Called It ‘Worse Than Prison’.” Inc., 19 Apr. 2018, https://www.inc.com/marcel-schwantes/whats-it-really-like-working-for-amazon-a-survey-of-241-warehouse-employees-says-its-toxic-one-called-it-worse-than-prison.html.

Tucker, C. Robert. The Marx-Engels Reader. New York: W. W. Norton & Company, Inc., 197

[1]    Foucault, Madness: The Invention of an Idea, 138-139.

[2]    Cohen, Psychiatric Hegemony, 2.

[3]    Bu yazıda “psikoloji” ve “psikiyatri”yi birbirinin yerine geçebilir şekilde kullanacağım. Her ne kadar bu iki alanı aynı kefeye koymak ikisi arasında önemli farklardan bizi soyutlasa da, yazıda getirdiğim tarihsel, toplumsal ve yöntemsel inceleme ve eleştiriler bazında bu kullanımın meşru olduğunu düşünüyorum.

[4]    Robertson, Psychology and Capitalism, 1.

[5]    Robertson, Psychology and Capitalism, 5.

[6]    Robertson, Psychology and Capitalism, 6.

[7]    Robertson, Psychology and Capitalism, 7-8.

[8]    Robertson, Psychology and Capitalism, 9.

[9]    Robertson Psychology and Capitalism, 10.

[10]  Robertson, Psychology and Capitalism, 19.

[11]  Robertson, Psychology and Capitalism, 22.

[12]  Robertson, Psychology and Capitalism, 22.

[13]  Robertson, Psychology and Capitalism, 19.

[14]  Robertson, Psychology and Capitalism, 25.

[15]  Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders (DSM), Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) tarafından oluşturulan, dünya çapında psikolojik ve psikiyatrik tanılar için kullanılan ana rehber.

[16]  Robertson, Psychology and Capitalism, 43.

[17]  Cohen, Psychiatric Hegemony, 4.

[18]  Robertson, Psychology and Capitalism, 43.

[19]  Robertson, Psychology and Capitalism, 43.

[20]  Robertson, Psychology and Capitalism, 44.

[21]  Robertson, Psychology and Capitalism, 44.

[22]  Robertson, Psychology and Capitalism, 45

[23]  Robertson, Psychology and Capitalism, 44.

[24]  Cohen, Psychiatric Hegemony, 10.

[25]  Cohen Psychiatric Hegemony, 12.

[26]  Cohen, Psychiatric Hegemony, 16.

[27]  Cohen, Psychiatric Hegemony, 16.

[28]  Cohen Psychiatric Hegemony, 12; Robertson, Psychology and Capitalism, 48.

[29]  Fromm, Sane Society, 6.

[30]  Fromm, Sane Society, 12.

[31]  Fromm, Sane Society, 12.

[32]  Fromm, Sane Society, 13.

[33]  Fromm, Sane Society, 14.

[34]  Fromm, Sane Society, 117.

[35]  Fromm, Sane Society, 118.

[36]  Fromm, Sane Society, 118.

[37]  Fromm, Sane Society, 119.

[38]  Marx, Capital, Volume I, 164.

[39]  Fromm, Sane Society, 121.

[40]  Fromm, Sane Society, 121.

[41]  Marx, Marx and Engels Reader, 72.

[42]  Fromm Sane Society, 121-122.

[43]  Robertson Psychology and Capitalism, 35.

[44]  Robertson Psychology and Capitalism, 35.

[45]  Picchi, “Inside an Amazon Warehouse: ‘Treating Human Beings as Robots.’” 2018.

[46]  Brady-Turner, “The Relentless Misery of Working Inside an Amazon Warehouse,” 2019.

[47]  Brady-Turner, “The Relentless Misery of Working Inside an Amazon Warehouse,” 2019.

[48]  Schwantes, “What’s It Really Like Working for Amazon?, 2018.

[49]  Fromm, Sane Society, 135.

[50]  Fromm, Sane Society, 137-138.

[51]  Fromm, Sane Society, 138.

[52]  Fromm, Sane Society, 186.

[53]  Fromm, Sane Society, 186.

[54]  Fromm, Sane Society, 187.

[55]  Fromm, Sane Society, 188.

[56]  Fromm, Sane Society, 189.

[57]  Fromm, Sane Society, 190.

[58]  Fromm, Sane Society, 192.

[59]  Fromm, Sane Society, 193.

[60]  Fromm, Sane Society, 193.

[61]  Fromm, Sane Society, 194.

[62]  Fromm, Sane Society, 195.

[63]  Fromm, Sane Society, 195.

[64]  Fromm, Sane Society, 196.

[65]  Fromm, Sane Society, 197.

[66]  Fromm, Sane Society,  196.

[67]  Fromm, Sane Society, 195-196.

[68]  Fromm, Sane Society, 196.

[69]  Fromm, Sane Society, 197.

[70]  Gerrans The Measure of Madness, 164.

Kaynak: Özgür bir dünya için Kaldıraç / Şubat 2021 / Sayı 235

https://kaldirac.org/kapitalizm-akil-sagligi-ve-yabancilasma-derya-kizilova/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here