Hrant Dink: Hâlâ devam eden kurucu cinayet! – Ali Duran Topuz

Kiliselerin özel mülkiyete geçmesini mümkün kılan Ermeni Soykırımı, “Osmanlılık”tan “Türk milleti”ne geçişin ortaklaşa işlemiydi esasen. Kurucu bir kıyımdı yani. Hrant Dink cinayeti ise sadece 1915’in devamı olmakla kalmayıp aynı zamanda bugünkü Türkiye’nin, 2007 yılından bakılınca pek öngörülemezmiş gibi duran Erdoğan-Bahçeli-Çakıcı koalisyonunun da kurucu işlemidir.

Satılık kilise almaz mıydınız? Ermeni kilisesi. Çok değil 6 milyon 300 bin liracık. Elden düşme. Alıp ne mi yapacaksınız? İster camiye çevirip minberinde kılıçla dosta güven düşmana korku salacak hutbe verirsiniz, ister özel konut yapıp tencereden miğfer, tepsiden kalkan giyinip oturur Kuruluş Osman filan izlersiniz. İster turistik tesis yapar, burada Ermeni vardı artık yok diye sırıta sırıta anlatarak turist gezdirirsiniz. Özel mülk. Ermeni’den düşme.

Açıklamaya göre, “… mübadele sonrası nüfusun ayrılması nedeniyle…” özel mülkiyete geçmiş. Yalana bak! Ne mübadelesi? Ermeni nüfus ne zaman hangi nüfusla mübadele edildi? “Üzücü ama masum, gerekli, haklı, mecbur tehcir” teranelerine ne oldu? Kandırmıyor mu artık kimseyi? “Tehcir” lafını bile gizlemek lazım artık değil mi? Önemli olan mülk sahibi olmak, hani bunun ilk sahibi diye soran olursa da uydurulur bir şeyler, bugün vatandaş mübadeleyi bulmuş yarın devlet yeni bir hicret palavrası uydurur. Su çatlağını bulur, kan toprağını bulur, mülkü kapan yalanı bulur.

Kurucu suç

Daha başka kiliseler de satışa çıkarıldı daha önce, Fatih Altaylı adlı ünlü medyacı bir keresinde ailelerine ait bir kilise olduğunu açıklamıştı mesela. Kiliselerin özel mülkiyete geçmesini mümkün kılan Ermeni Soykırımı, “Osmanlılık”tan “Türk milleti”ne geçişin ortaklaşa işlemiydi esasen. Kurucu bir kıyımdı yani. Hrant Dink cinayeti ise sadece 1915’in devamı olmakla kalmayıp, aynı zamanda tekrarını da getirdi. Fakat bundan ibaret değil her şey, aynı zamanda bugünkü Türkiye’nin, 2007 yılından bakılınca pek öngörülemezmiş gibi duran Erdoğan-Bahçeli-Çakıcı koalisyonunun da kurucu işlemidir.

Cinayetin işlenmeden önceki hali, işlenmesi ve işlenmesinden sonraki yargısal ve kamusal tartışmalar itibarıyla Dink cinayeti, bugünkü iktidarın birçok yönüne açıklayıcı ışık düşürür. Mesele, Erdoğan’ın AK Partisi’nin Bahçeli MHP’si tarafından kuşatılması filan değildir, bu aptalca değilse kötü niyetli bir yorumdan öteye gitmez; örneğin Bahçeli’nin Erdoğan’a inanılmaz siyasal suçlamalar ve hakaretler yönelttiği dönemde Erdoğan’ın İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Ermeni nefreti konusunda MHP’lileri bile yaya bırakacak söz ve eylemleriyle arzı endam ediyordu. Yine, aynı Erdoğan milliyetçiliği ayaklar altına aldığını ilan ettiği dönemlerde bile (ve üstelik her konuda ağır hakaretler ettiği) İttihatçı Enver-Talat-Cemal üçlüsünü konu soykırıma gelince “saygın ecdat” arasında saymakta hiçbir beis görmüyordu. 1915’i aklayan bir kişi ya da heyetin, onun tekrarı ve devamı olan Dink cinayetini aydınlatması zaten mümkün olamazdı, hiç dahli olmasa bile. Ki bütün kurucu cinayetler gibi işlendiği dönemde değil ama daha sonrasında iştirak etmek mümkündür; mesela doğru dürüst bir yargılama yapmayarak. Mesela cinayetin sonuçlarından yararlanarak.

Herkes biliyorsa fail bir kişi midir?

Hrant Dink cinayeti göstere göstere gelmiş, her aşamasında herkes rolünü iyi oynamış, sonrasında da sözüm ona yargılama süreci yine göz göre göre açılan bayraklar ve herkesin gözünün içine bakılarak söylenen yalanlarla örtülenmişti.

Cinayet işlenmeden önce Trabzon’un 20 bin nüfuslu Pelitli mahallesinde herkes Hrant’ın öldürüleceğini biliyordu. Bütün Pelitli, Yasin Hayal isimli sıradan karanlık şahsın Hrant’ı öldürmek için eli silah tutan gençleri toplayıp eğittiğini biliyordu. Bütün Pelitli, bu çocuklar arasında Ogün Samast’ın tetikçi olarak seçildiğini biliyordu. Üstelik bilen sadece Pelitli değildi, işin içinde jandarmayla, polisle birlik içinde hareket eden kişiler vardı, bu muhbirler “Görevimizi yaptık, yetkililere söyledik” diyecekti. Bütün Pelitli biliyordu. Trabzon polisi biliyordu. Trabzon jandarması biliyordu. İstanbul Emniyet Müdürü (Celalettin Cerrah) biliyordu. İstanbul valisi (Muammer Güler) biliyordu. Yani, hem bir cinayetten hoşlanmaması, ürkmesi, korkması, üzülmesi gereken halk biliyordu ve hem de bir cinayeti engellemekle, işlendiğinde de failleri bulup cezalandırmakla görevli (Pelitli’den Şişli’ye) bütün birimler biliyordu. Peki o halde nasıl işlendi bu cinayet? Bir toplum (Pelitli, onun içinde yer aldığı Trabzon, onun da içinde yer aldığı Türkiye) ve onun güvenlik bürokrasisinin bütün kademelerinin bildiği bir cinayet nasıl engellenemez? Kimse engellemek istemediği için değil mi? Yani toplumuyla, bürokrasisiyle Hrant Dink cinayeti arzulanmış, dahası talep edilmiş, dahası organize edilmiş olabilir mi? Elbette evet. Sadece bu da değil, aslında ilan da edilmişti.

Cinayet dosyasından bugün anladığımız tek şey var: Herhangi bir aşamada cinayeti “yasadışı” gören bir tek kişi bile olsa, önlenme ihtimali olurdu ama hiçbir aşamada böyle bir kişi yok. Yani cinayet, hem toplumsal hem de bürokratik işbirliği içinde işlenmişti.

Öldürülebilir nüfus: Ermeni

Bu işbirliğini mümkün kılan şey, “Ermeni nefreti”ydi elbette, kurucu bir duygudur Ermeni nefreti, sadece büyük felaketi mümkün kıldığı için değil, Ermeni’den düşme kiliseleri satabilmek, tarlaları sürebilmek, altınlarla kurulmuş hayatları saygın biçimde yürütmek için gereklidir bu nefret.

Hrant Dink bu nefreti kamusal alanda tartışmaya açmış, uyandırdığı şaşırtıcı yakınlık ve samimiyet duygusuyla toplum içinde etkide bulunmayı başarmıştı, yani bir tabuyu yıkma konusunda kararlılığıyla dikkat çeker olmuştu. Yani Hrant Dink, Türkiye’de siyasetteki temel bir kararı ve o kararın ele alınış biçimlerini değiştirme girişiminde bulundu: Soykırımı inkâr kararını. Hrant bu konuda konuşmaya başladığı dönemde, tek söze izin vardı: Mutlak ve şiddet eşliğinde korunan inkâr. Hrant cevabı değiştiremedi ama cevabı değiştirme yollarından biri olarak kamusal açık sözlü tartışmanın, özellikle de ezber retoriklerin dışına çıkıldıkça etkili olabileceğini gösterdi.

Oysa bir Ermeni, sadece susarak ve yeri geldiğinde devlete duacı olduğunu ilan ederek bazı yurttaşlık haklarından yararlanabilirdi; aksi halde “1915 Ermeni ihaneti”nin bir parçasına dönüşerek katli vacip kişiler arasına katılacaktı. Hani şu Agamben’in Homo Sacer’i, hani öldürülmesi suç sayılmayan, dolayısıyla ceza soruşturmasına konu olmayan toplumsal figürü.

 İlan edilmiş cinayet

Hrant susmayarak, dönemin siyasetçilerinin, bu tür cinayetlerin amiral gemisi Hürriyet gazetesinin, her dönemde adaleti devletin ve milletin ayakları altında paspas etmeye hazır (ilk derece mahkemesinden Yargıtay’ına kadar) yargı bürokrasisinin açık hedefi haline gelmişti. Siyasetçi vatan millet nutukları ve “Türklüğe hakaret” davaları yağdırarak, gazete ok işaretiyle kişiyi işaretleyip bütün topluma nefret daveti yaparak, yargı adaleti ve adaleti mümkün kılan akıl yürütme becerisini devlet lehine çöpe atarak bu cinayeti hazırladı; geriye tetiği çekecek biri kalmıştı. Rakel Dink’in kelamıyla “Bir çocuktan bir katil çıkaran karanlık” zaten daima işbaşındaydı ve gerisi birkaç kurşuna kalmıştı.

Kıyım mekanizması

Hrant’a sıkılan kurşunlar, bir yanıyla 1915’e kadar giden karanlık ve kanlı soykırım tarihine eklenir bir yanıyla bugünkü Türkiye’nin hakim kodlarını tazeler: Gazeteci, devletin istemediği bir şey yaparsa başına her şey gelebilir. Ermeni meselesinde devletin istediği şeyler dışında hiçbir şey söylenemez, konuşulamaz, tartışılamaz. Medyanın tek görevi devleti ve onun mevcut iktidarını övmek ve ak pak göstermektir, toplumun tek görevi bunu yapmayanları dışlamak, öldürülme hazırlıklarına katılmasa bile sessiz kalmaktır, bürokrasinin tek görevi iktidara, devlete, Türklüğe filan en ufak bir laf gelmesini bile engellemek, gerisini önemsememektir. Hrant’ın katiliyle bayraklı fotoğraf çektiren polislerle Hatun Tuğluk’u mezardan çıkarttıran nebbaşlarla fotoğraf çektiren bakan bu tarzı siyasetin sıradan halleridir.

Hrant Dink davası da aslında devletin kuruluş suçlarına dayalı temel kararlarını koruyan kurucu gücün sadece “İttihatçı hat” olmadığını, İslamcı hattın da Ermeni Soykırımı, yabancı düşmanlığı ve Kürt nefreti gibi temel meselelerde tam itaat isteyen bir ortaklık içinde olduğunu her aşamasında gösterdi. Dink davası, cinayet günlerinin başbakanı olarak Erdoğan’ın ve partisinin verdiği taahhütlere rağmen çözülmemiş değildir, o taahhütler kilisenin mübadeleden kaldığı türünden örtmecelerden ibaretti; çünkü meselenin sadece bir cinayeti aydınlatmak değil cinayete yol açan mekanizmanın deşifresi ve ortadan kaldırılması olduğunu iyi biliyorlardı ve buna hiçbir zaman yanaşmadılar. Çünkü “soykırım” onlara göre de bir iftiraydı ve onların dertleri mekanizmayı ortadan kaldırmak değil sadece yönetiminde söz sahibi olmaktı; bu karar, yani inkârcı koalisyona sadakat kararı bugünkü koalisyonu da mümkün kılan karardır. Dink cinayeti sadece kurşunların sıkıldığı anda işlenmedi, hâlâ devam ediyor o cinayet ve o gün tetikçilerle aranız iyi değildi diye bugün masum hale gelmiyorsunuz.

Meraklısına notlar

1

Cinayete ve yargılamaya dair iyi bir toparlama için.

2

Daha önce aynı meseleyi yazarken, Radikal’in arşivinden önemli bir habere işaret etmiştim.

Henüz iyi gazetecilik yapmanın o kadar suç olmadığı dönemlerde Demet Bilge ve Timur Soykan Pelitli’ye gitmiş, “cinayeti herkesin bildiğini” açık biçimde ortaya koymuşlardı.

3

Erdoğan-Bahçeli koalisyonu, “makbul yurttaşlar” yani “bizden olanlar” ile dövülebilir, hakaret edilebilir yurttaşlar konusundaki ayrımı netleştirmiş görünüyor. Ortaklığın zemininde “öldürülebilir yurttaşlar” fikri oldukça görüntüde bir anormallik olduğunu söylemek saçma. Bugün hakaret gören, dövülen kişilerin ve onların kurumlarının (Davutoğlu’nun partisi mesela) iş Ermeni meselesine gelince inkarcılığı kimseye kaptırmaması ne yazık ki uyanmalarına, aydınlanmalarına değil, kinlerini artırıp iktidar sırasının kendilerine gelmesini beklemelerine yol açıyor sadece. En iddialısı Necip Fazıl ile övünerek, sağ-sol ayrımına itiraz ederek bekliyor. Bunların Dink cinayeti sebebiyle, Roboski katliamında olduğu gibi, iktidara laf saydırması hiç inandırıcı olmadı bugüne kadar. Soykırım’ı inkar edip Hrant Dink’e ağlamak, Kürtlerin Kürt olarak kalma hakkını inkar edip Roboski’ye ağlamak kurtla boğazlayıp çobanla ağlamaktan ileri gitmez.

4
Devlet Bahçeli’nin, eski siyasal ideolojidaşı Taha Akyol dahil birçok gazeteciyi alenen tehdit etmesi, yeni rejimin “biz”inin sınırlarının ne kadar daraltıldığını ve “zarar verilebilir” olanların sınırının ne kadar genişletildiğinin ilanı oldu. Esasen, Hrant Dink için işletilen karanlık mekanizmanın çarklarının işletilmeye başlandığını ilan etti Bahçeli. Kaygılanmamak imkansız.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here