Brandworkers ile Röportaj – Kaldıraç International

Brandworker Amerika’daki bir işçi merkezi. Brandworker’dan Gabriel ile merkezin tarihinden, Amerikan işçi mücadelesinin tarihi ve günümüzdeki duruma; New York’taki göçmen işçilerin karşılaştığı sorunlardan, bunlar ile başa çıkmak için kullandıkları taktiklere kadar kapsamlı bir sohbette bulunduk. Umarız ki buradaki tecrübeler Türkiye’de gelişen bazı sorunlara ışık tutup, Amerika’daki durum hakkında bilgilendirici olur.

  • Brandworkers bir işçi merkezi, peki bu tam olarak ne demek, ve bir işçi merkezinin resmi bir sendikadan farkı nedir?

Gabriel: Brandworkers üyelerin yönettiği, Long Island City’deki bir işçi merkezi. Bilmeyenler için, Long Island City hemen Manhattan’ın dışında, Queens bölgesinde yer alıyor. Biz son 12 yıldır, buradaki yerel gıda üretimi emekçilerini onurlu işler ve adil bir gıda sistemi için örgütlüyoruz. Üyelerimiz ve kampanyalarımızla, yerel gıda üretimi emekçilerinin, bizim kendilerine özgün olduğunu düşündüğümüz örgütlenme modellerini nasıl kullanabileceklerini anlamaya çalışıyoruz.

İşçi merkezleri ve resmi sendikaların farklarını sordun. İkisinin arasında çarpıcı farklar var, ancak ikisinin de kendine has artı ve eksilerinin de olduğunu söylemek lazım. Biz Brandworkers olarak bu iki modelin de en iyi ve tamamlayıcı yanlarını alarak yeni bir yol oluşturmaya çalışıyoruz. Bu çerçevede büyük zaferler elde ettik ve üyelerimizin çalışma koşullarının gelişmesinde önemli gelişmeler sağlayabildik. Örgüt olarak özellikle çalınan veya yasadışı olarak verilmeyen maaş vakalarında şu ana kadar işçiler için milyonlarca dolar kazanmayı başardık.

Sanırım işçi merkezi, sendikalar, ve Brandworkers’ın ne olduğu üzerindeki tartışma Amerika’nın işçi mücadelesi tarihi ve bizim üzerinde çalıştığımız sektörün özelliklerinin bağlamında ele alınmalı. Burada, yerel gıda üretimi sektörünün ne olduğunu anlatmak yardımcı olacaktır. Toplumumuzda yerel gıda üreticiliği büyük bir umut vaat ediyor, çünkü Amerika’daki sanayisizleştirme sürecine dayanabilen nadir sektörlerden biri. Amerikan ekonomisinin büyük bir kısmı neoliberal ticaret anlaşmaları nedeniyle uzun bir zamandır bir sanayisizleştirilme sürecinde. Bu gidişat ağır sanayii başta olmak üzere ekonominin bütün alanlarında süre geliyor. Buna dayanabilen sadece birkaç sektör olabildi ve yerel gıda üretimi de bunlardan biri.

Bunun nedenlerinden biri, Amerika’da bu sanayisizleştirme modelinin geliştiği dönemde ortaya çıkan gıda hareketi. Bu hareket, özellikle yerel üretilen, sürdürülebilir ve organik gıda üretimi ve tüketiminin önemini belirtti ve temel aldı. Biz bunu genel anlamda pozitif bir hareket olarak ele alıyoruz. Yediğimiz gıdalar yerel olmalı, sürdürülebilir olmalı, organik olmalı. İşlenmiş çöple dolu olmamalılar.

Ancak, bu endüstri, yani yerel, sürdürülebilir ve organik gıda endüstrisi, sömürüden muaf değil. Sadece New York’da bu endüstri 900 farklı şirketin, bütün restoran ve kafelere tedarik için rekabet içinde olduğu ve toplam değeri 5 milyar doları bulan bir sektör. Bütün bu şirketler büyük bir sömürüyü temel alıyorlar. Tam şu anda bulunduğumuz yerde, Brooklyn’den Queens’e uzanan, gıda işleyen ve üreten büyük bir endüstriyel koridor uzanmakta. Buradaki emekçilerin ürettiği şeyler arasında humus, baharat, deniz ürünleri, tortillalar, zanaatkar ekmekler adlandırabileceğimiz mahsullerden sadece birkaçı.

Kapitalizm ve kapitalizmlerin bütün yeniliklerine ve farklı teknolojilerine rağmen, hala taze bir ekmek somununu Manhattan’a Long Island City’den daha uzak bir yerden hala sıcak ve taze kalacağı bir şekilde nasıl getirebileceklerini çözemediler. Mesela bu ürünleri Meksika sınırından veya Endonezya’dan getiremiyorlar. Durum böyle olunca, esasen büyük bir sömürü üzerine kurulmuş bu işyerlerini, anlattığım özel markete hitap etmek için buraya taşımaları gerekti.

Şu an bulunduğumuz yerde olan da tam da bu işte. Buradaki işçiler, altında kaldıkları sömürü düzeyi nedeniyle, kendilerini ve kendi ailelerini besleyecek durumda bile değilken, New York’u besleyen gıdaları üretiyorlar. Bu aslında genel olarak gıda sektöründeki durumdan çok da farklı değil. Gıda sektörü her yönüyle, ekinleri toplayan emekçilerden, bunları taşıyan, işleyen, servis edenlere kadar son derece ağır bir sömürü üzerine kurulu. Biz Brandworkers olarak enerjimizi bu halkanın üretim kısmına yoğunlaştırıyoruz.

Peki, bu fabrikalarda çalışan kimlerdir? Resmi rakamlara göre, bu emekçilerin yaklaşık yüzde yetmişi göçmen işçiler. Bu aslında düşük bir rakam bile olabilir çünkü bizim bildiğimiz üzere sektörde çalışan bir sürü dokümansız işçi mevcut, ve bu işçiler bizim üyelerimizin de büyük bir bölümünü oluşturuyorlar. Endüstrideki işçilerin yüzde yetmiş ikisi de beyaz olmayan işçiler. Yani bu endüstriyi büyük oranda göçmen ve beyaz olmayan işçiler oluşturuyor. Bu emekçilerin yüzde altmış dördünün eğitim düzeyi lise diplomasından az seviyede ve fabrika zemininde inanılmaz sıkıntılarla karşılaşıyorlar. Bu sıkıntılar, maaşlarının çalınmasından tutun da ırk ve cinsiyet ayrımcılığına, ve ölüme kadar varan kazalara kadar gidiyor.

Bir örnek vermek gerekirse, bizimle beraber çalışan kişiler Juan Baten isminde bir gencin hikayesinden bahsettiğimizi duymuştur. Juan Baten burada tortilla yapan Chinantla fabrikasında çalışıyordu. Bir gece işçisi olan Juan, çalıştığı fabrikada hayatını kaybetti çünkü fabrika sadece yaklaşık 150 dolar olan bir koruyucu tortilla karıştırma makinelerinin üstüne koymayı reddetmişti. Bu devasa hamur karıştırma makinasının içine düşen Juan Baten böylece öldürülmüş oldu.

İşte buradaki işçilerin karşılaştıkları şartlar bunlar, ve bu güvenliksiz şartlar insanları öldürmekte. Bütün bu durumların üzerine, emekçiler ayrıca örgütlenme karşısında büyük engellerle maruz kalıyorlar. New York’taki patronlar kolektif herhangi bir örgütlenmeyi bastırma konusunda çok acımasızlar. Bu aslında belki bütün endüstrilerde aynı olsa da, bizim sektörümüzdeki işçilerin çoğunlukla beyaz olmayan göçmen işçi olmaları bence kullanılan yöntemleri de daha da acımasız kılıyor.

Maalesef ki, şu anda endüstrideki örgütlenmeyi büyük oranda kırmayı başardılar. Bizim son üç veya üç buçuk sene içerisinde gördüğümüz bir akım, giderek artan bir şekilde Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (GGM)[1] güçlerinin işçilere karşı bir silah ve örgütleme kırma aleti olarak kullanılması. Bu federal devlet organı ismen göçmenlik polisi görevinde olan, ve özellikle Trump yönetimi altında gittikçe daha da baskıcı hale getirilip bütün toplumun üzerine salınan bir güç haline geldi. GGM artık bütün göçmen topluluklarını mahvetmek için kullanılan bir alet. Bu etkisini şiddet dolu baskınlarında görmekteyiz. Bu baskınlar burada artık birçok insan tarafından biliniyor, gelip kapıları kırıyor ve insanları topluca tutukluyorlar. Hatta makinalı tüfeklerle geliyorlar. Baskınların yanında kullandıkları bir diğer silah ise I9 denetim süreci. Buna daha sonra daha detaylı girebiliriz.

Bütün bunlar işte tam burada yaşanıyor. Biz de örgüt olarak bütün bunlara karşı nasıl mücadele verebileceğimizi çözmeye çalışıyoruz. Şu an sarsıcı eşitsizlik düzeylerinin olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bu düzeyler yüz yıl önceki seviyelerle aynı noktada. Aynı zamanda, örgütlülük oranları da yüz yıl önceki aynı düşük seviyelerde. Bu iki durum işte New York’ta bizim bulunduğumuz şartları özetliyor.

Bu nedenle biz şu anda yeni ve özgün bir yol aramanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Kendimizi işçi hareketinde bir tür deney olarak görüyoruz. Yaklaşık seksen yıl önce Ulusal İş İlişkileri Yasası[2] yürürlüğe girdi ve buradaki bütün işçi hareketlerinin yapısını etkiledi. Bu yasa kapsamında örgütlenme seviyeleri ilk başta artmış olsa da şimdi yine ilk başlardaki düşük seviyelere dönmüş durumda. Bu dönemin örgütlerinde işe yaramayan bir şey vardı. Biz de bu işe yaramıyorsa ne yapmamız gerektiğini bulmaya çalıştığımız için varız. Şu andaki işçi hareketindeki en ilgi çekici kişiler tarihi olarak 1930ların Sanayi Kuruluşları Kongresi’nden[3] ilham alıyor, biz buradaki erken Dünya Endüstri İşçileri[4] örneğinden ilham alıyoruz.

 

  • Hem işçi merkezi hem de sendika modellerinin kendi içlerinde artı ve eksileri olduğundan bahsettiniz. Bunları biraz daha detaylı açıklayabilir misiniz? Ayrıca, iki modelden de ilham alsanız da, daha çok bir işçi merkezi olarak kendinizi tanımlıyorsunuz, bunu da açıklayabilir misiniz?

Gabriel: Bir işçi merkezi olarak tanımlanmamız daha çok Amerika iş yasalarının kendine has özellikleri nedeniyle. Çünkü kalbimizde Brandworkers ve burada çalışan herkes birer sendikacı. Hepimiz sendikalara, sendikaların gücüne ve işçilerin bir araya gelmesine inanıyoruz, sendikanın eski anlamı ile. Bir sendika, işçilerin bir araya gelip kendi kolektif vizyonlarını iletmek için bir sınıf ve işçi topluluğu olarak mücadele vermeleridir.

Bunun yanı sıra, Amerika’daki işçi hareketi sadece belli grup işçilere hitap eden şekilde gelişti ve yapılaştı, ya da en azından sonunda başarılı olan model bu oldu. Hareketin başlarında, , işçi sınıfının büyük kesimlerinin örgütlendiğini görebilirsiniz, ve bu dönemlerdeki kahramanca çalışmaları anlatan birçok şey bulabilirsiniz. Ancak yine de işçi sınıfının muazzam bir bölümü bu yükselen Amerikan işçi hareketinin ve sisteminin içinde değildi. Kimdi bu geleneksel modelin içine girememiş olan işçiler? Çoğunlukla tam da bizim konuştuğumuz işçilerdi, yani beyaz olmayan göçmen işçiler. Onlar için bir işçi hareketi yoktu.

Bu durumun nedenlerinden bazıları örgütlenmenin ve o günkü zaferlerin özel durumlarından olsa da aynı zamanda hareketteki yapısal ırkçılık da büyük bir rol oynamıştı. Siyahi işçiler, esmer işçiler, sendikal modelin içine kabul edilmemişlerdi. Bu model beyaz işçilerin etrafında kurulmuş bir modeldi, hatta beyaz erkek işçilerin.

Peki işçi merkezi modeli nasıl ortaya çıktı? Tam da bu işçiler örgütlenmek istediği için. Bu dışarıda kalan işçiler kendilerince örgütlenmeye ve kendi direniş merkezlerini kurmaya başladılar. Ve bu örgütler işçi merkezi modelini başlatıp son 25-30 yıldır geliştiren örgütler oldular. Bu model genel olarak Amerikan işçi hareketindeki, bu bahsettiğimiz işçilere karşı ilginin eksikliğine hitaben gelişti.

Son 20 yılda büyük sendikalar temel bir hata yaptıklarının farkına vardılar ve üzerinde durduğumuz işçi kesimlerine ulaşmakta adımlar attılar. Ancak yine de ülkede büyük derecede bir örgütsüzlük söz konusu. Sanırsam özel sektörde işçilerin yüzde 90’dan daha büyük kısmı sendikasız.

İşçi merkezleri genel olarak sendikaların ilgilenmediği alanlara girerek birçok işçiye önceden sahip olmadıkları imkanlar sağladılar. Bizim işçi merkezlerinde gördüğümüz avantaj da bu: önceden örgütlenmemiş beyaz olmayan işçilere hitap etmeleri.

Ancak, aynı zamanda, güçlerini uzun bir zaman aralığında sürdürebilen ve ifade edebilen örgütleri kurabilme yetersizliği, işçi merkezlerinde en azından şu ana kadar görünen büyük bir eksiklik. İşçi merkezleri birçok kampanyalarda başarılı oluyorlar. Bu kampanyaların başında çalınan maaş kampanyaları, sakatlanma, iş cinayetleri, adaletsiz işten çıkartmalar, işyerinde cinsel taciz, ırk ayrımcılığı gibi çalışmalar hep ön planda oluyor.

Ancak bu gibi kampanyalar nasıl işçilere gelecekte de zafer sağlayacak uzun çalışmalara dönüşüyorlar? İşte işçi merkezlerinin hala tam cevap bulamadığı ancak sendikaların da az çok başarılı olduğu alan bu. En azından baz sendikalar bunu başarabilen mekanizmaları keşfettiler. Bunu genellikle işçileri, salt çoğunlukla grev gücü olan komitelerde bir araya getirerek yapıyorlar. İşçi merkezleri bunu aynı kapasiteyle henüz başaramadılar.

Bu nedenlerden dolayı, hem işçi merkezlerinin hem de sendikaların artıları ve eksileri olduğunu belirttim. Sendikaların eksikliklerine, beyaz olmayan göçmen işçileri görmezden gelmelerine ekleyebileceğimiz başka şeyler de var. Bizim ticaret sendikası olarak tanımladığımız sendikalar işçilerin bir sınıf olarak en büyük kuvvetlerini, en büyük güçlerini, pazarlıklarda elden çıkarak çalışıyorlar. Biz de Brandworkers olarak bu bahsettiğimiz alanlarda var olup, iki konumun da en iyi yanlarını almaya çalışıyoruz.

 

  • Brandworkers olarak öncellikle göçmen işçilerle çalıştığınızdan bahsettiniz. Türkiye’deki göçmen işçi sayısı yıllardır büyük bir artış gösteriyor ve göçmen işçiler genellikle en aşırı sömürü şartları altında çalıştırılıyor. Ayrıca, göçmen işçiler günlük hayatlarında ve iş yerlerinde Türk işçilerin belli kısımlarından şiddet ve nefrete eylemlerine maruz kalıyorlar. Bu tür eylemlerin, milliyetçiırkçı ideolojilerden doğan, işleri bizden çalma veya devletin imkanlarından yararlanma tarzı düşüncelerden de doğduğu görülüyor. Amerika’nın bu problemlerle uğraştığı daha geniş bir tarihi mevcut. Siz bu tür milliyetçiırkçı ideolojilere karşı çalışmalarınızda nasıl mücadele ediyorsunuz?

Gabriel: Bu soru önceden bahsettiğimiz konularla ilgili aslında. Irkçı nefret ve göçmen işçilerin kriminalize edilmesi, konuştuğumuz inanılmaz derecedeki sömürünün ortaya çıkmasına neden oldu. Biz bu ideolojilerle belli prensipler üzerine kurulu bir örgüt inşa ederek mücadele etmeye çalışıyoruz.

Bizim temel aldığımız ana prensip işçilerin kendilerini ve bulunduğumuz toplumu özgürleştirmek için en iyi konumda oldukları ve bu kapasiteye özgün bir şekilde sahip oldukları. Ve biz inanıyoruz ki eğer işçileri işyerlerinde bir araya getirirseniz, onların kendi örgütlerine, kendi özgürleşmeleri doğrultusunda öncülük etme hakları vardır, ve buna ırkçılıktan ve cinsiyetçilikten özgürleşme de dahildir. Biz işçileri mücadele içerisinde öncülük gelişimi kazandıkları durumlara koyarak bu özgürleşme yoluna gerçeklik kazandırmaya çalışıyoruz. Bu yolda da en kuvvetli güçlerinin kendi direk eylemleri olduğu anlayışla hareket ediyoruz. Bu prensiplerle örgütümüzü ilerletmeye çalışıyoruz ve ancak bu doğrultuda bir örgütle senin bahsettiğin bu problemlere karşı da durabiliriz.

 

  • Şu anda üstünde çalıştığınız bazı kampanyalarınızdan ve taktiklerinizden bahsedebilir misiniz?

Gabriel: Sanırım şu anda birçok insanın en çok haberdar olduğu kampanyamız Tom Cat fırını I9 denetimi kampanyamız. Tom Cat, New York’taki bir zanaatkâr ekmek üreticisi ve hatırladığım kadarıyla buranın en eski zanaatkar ekmek fabrikası. Yani New York’ta büyük bir gelenek ve tarihleri var. Şu anda bulunduğumuz yere yürüme mesafesindeler.

2017’de Tom Cat’e I9 denetim süreci geldi. I9, bilmeyenler için, Amerika’da herkesin bir işe başladığında veya bir işe alındığında doldurduğu bir doküman. İşi olan herkesin doldurmuş olduğu bir form kısacası. Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza’nın (GGM) içinde I9 denetimine ayrılmış birimleri var, ve bu süreç göçmen topluluklarını harap etmek için sahip oldukları çok kuvvetli bir silah.

I9 denetiminde yaptıkları şeyden bahsedelim. GGM bir patrona gidiyor ve I9 formlarını istiyor, bütün çalışanların formlarını alıyor ve bunların hepsini araştırıyor. En azından bizim çalıştığımız endüstride, kaçınılmaz olarak bu formların bazılarında belli tutarsızlıklar var ve bunlar ortaya çıkıyor. Sonra GGM işverene geri dönüyor ve bu işçilerle sorunun ne olduğunu soruyor.

Şimdi, bu fabrika patronu aslında en başından beri çalışanlarının bir kısmının doküman sorunu olduğunu biliyordu. Hatta, bu gerçeği, işçileri kaçak çalıştırarak onları hem daha fazla sömürmek hem de onları marjinalize etmek için kullanıyordu. Bu aslında herkesin bildiği bir gerçeklik. Bunu GGM de biliyor, patron da biliyor, işçiler de biliyor, herkes biliyor, bir sır değil yani.

Ancak I9 denetimi geldiğinde işveren sanki bu durumlardan hiç haberi yokmuş numarası yapıp GGM’ye bunun üstesinden geleceğini söylüyor. Bu bahsettiğimiz işçiler aslında bazen bu doküman problemlerini on yılı aşan bir süredir çözmeye çalışan kişiler. Amerika’da bu sorunları çözmek yıllar süren, binlerce dolar ve hayatınızın büyük bölümlerini harcamanız gereken bir süreç. I9 denetiminde, GGM ve patronlar gelip işçilere bu doküman problemlerini halletmek için 10 gününüz var diyorlar. Bu imkansız bir istek, bütün süreç tamamen bir rezalet. Baştan sona bir tiyatro. Tabii ki işçiler 10 günde bunları çözemediği için sonrasında işten çıkarılıyorlar. Bu işçilerin bir çoğu o fabrikada 10, 15, 20 yıllık tecrübeleri olan işçiler oluyor.

Tom Cat’de olan şey işte tam olarak buydu. İki düzineyi aşan sayıda işçi I9 denetimine maruz kaldı ve fabrikadan çıkarıldılar. Ve bizim bu süreç boyunca keşfettiğimiz, en azından benim keşfettiğim, patronlar buna bayılıyorlar, bu süreci çok seviyorlar. Ülke çapında da bütün şirketler bu süreçle mücadele etmiyorlar, tam tersine hepsinin hoşlarına gidiyor. Çünkü bu süreç patronlar için çoğu zaman en kıdemli ve maaşı en yüksek işçilerini işten çıkarıp, yerlerine giriş seviyesinde asgari ücret ödedikleri işçileri getirmek için bir fırsat. Yani en çok maaş verdikleri işçileri çıkartıp yerlerine asgari ücretli işçileri alıyorlar. Peki bu çıkarılan işçilere ne oluyor?

Bunun cevabını biz bu kampanyamızda gördük. Bazıları aynı endüstride, farklı bir fabrikada işe başlıyorlar, ancak sanki ilk günleriymiş ve 15 senedir bir ekmek fabrikasında çalışmamışlar gibi. Böylece birinci gün, asgari ücretli işçi durumuna düşüyorlar. Bazı işçiler ise endüstriyi tamamen bırakmak zorunda kalıyorlar. Oscar, mesela, 15 sene bu endüstride çalışmış olsa da şimdi köpek gezdiriyor. Diğer işçiler ise göç ettikleri ülkelere dönüp ortadan kayboluyorlar. Bütün bunların sonucunda, işçilerin hayatları mahvolmuş oluyor. I9 denetim süreci deneniyle ülke çapında bunun olduğunu görüyoruz.

Bizim çalıştığımız bu işçi grubu dışında bu sürece karşı bir direniş geliştirilemedi. Bizim bildiğimiz kadarıyla şu ana kadar I9 sürecine karşı bir direniş sürdürebilen tek işçi grubu Tom Cat işçileri oldu. Bunu da birbirlerine tutunarak, ve onlara sadık kalan müttefiklerinin olmasıyla başarabildiler. Sadece kendileri için değil, ülkedeki bütün göçmen işçilere örnek olmak için mücadele veriyorlar.

Bu örnekte benim gördüğüm temel şey sanırım bir grup işçinin birbirine tutunabilmesinin, devletin neredeyse bütün aygıtlarının onlara karşı çalışırken, ne kadar zor olduğuydu. Özellikle eski patronları da devlet cihazlarıyla aktif bir şekilde dayanışma içindeyken bu birliktelik gerçekten çok zor. Ama yine de bizim beraber çalıştığımız grup bunu başardı ve benim tahminimce bu kampanyayı kazanacağız ve bu da ülkedeki bütün diğer göçmen işçilere örnek olacak.

Tom Cat kampanyamız işte bu: şirketlere, GGM ile işbirlikçiliklerine karşı nasıl hesap verdiririz? Bu amaç doğrultusunda kullandığımız ana taktikler bir örgüt olarak genel stratejilerimizi bir araya getiriyor. Biz temel taktiğimizi Un cuerpo, dos brazos olarak adlandırıyoruz, bu “bir gövde, iki kol” anlamına geliyor.

Peki bu ne demek? Burada gövde dediğimiz işçilerin örgütlülüğü ve birbirlerine kenetli kalmaları. Bunu yanında stratejinin bir kolu olarak işçilerin kendi direk eylemleriyle güçlerini ifade etmeleri, ikinci kolu olarak da bizim eğitilmiş müttefik ve tüketiciler olarak bizim yürüttüğümüz kampanyalar var. Bu kampanyalarda şirketler hakkında araştırmalar yaparak, onların markalarına, imajlarına baskı uyguluyoruz. Bu işçi ve toplum baskısının kombinasyonu şu ana en zorlu hedeflerimize karşı bile başarılı bir taktik olduğunu kanıtladı.

Tom Cat kampanyamızda ve diğer fabrika zemini düzeyindeki kampanyalarımızda da aynı taktiği kullanıyoruz. Çok detaylara girmesem sanırım daha iyi olur, ama bilinen bir diğer kampanyamız da Amy’s Bread kampanyamız.

 

  • Sanırım bu tür kampanyalar için de biraz detaylara inmek ilginç olacaktır.

Gabriel: Çok fazla detaya girmeyeceğim ama fabrika düzeyinde örgütlenmemiz neler içeriyor? Deneyimli ve eğitimli örgütleme elemanlarımızın çözmeye çalıştığı esas sorun, işçilere, başarıya giden yollarının bireysel bir yol olmadığını anlamalarına yardım etmek.  Çünkü Amerika’da bize öğretilen şey, herhangi bir şeyi kazanmanın kendi bireysel azminin ve yanındaki kişiden daha iyi olmanın sonucu olduğu. Biz ise durumun böyle olmadığını, kolektif problemlere, ancak kolektif olarak bir araya gelerek kolektif çözümler bulabileceğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Bu, insanlarla sohbetlerle, kapıları çalarak, liderleri belirleyerek, sorunları saptayarak, insanları bir araya getirerek, işyerinin liderlerini bir araya getirip nasıl kazanabileceklerini bulmalarına yardım ederek oluyor.

 

  • Genel olarak Amerikan işçi sınıfı tarihinden az çok bahsettik, ve 100 yıl öncesinde neredeysek şimdi de orada olduğumuzu söylediniz. Şu anda bu gidişatta bir değişim görüyor musunuz, Amerikan işçi sınıfının potansiyeli, devrimci değişimler kazanma olasılığı nedir günümüzde?

Gabriel: Bence gerçek bir potansiyel var ve bu durum bize de büyük bir ilham veriyor. Dediğimiz gibi, şu anda Amerikan işçi hareketinde ancak Birinci Dünya Savaşı öncesi değerlere denk seviyede bir şirket hakimiyeti, inanılmaz derecede eşitsizlikler ve örgütlenme eksikliği mevcut. Ancak 100 yıl önce de bu ülkenin tarihindeki en militan ve en radikal işçi örgütlerinin doğduğu ortam da tam olarak buydu. Biz 1905’te kurulmuş olan Dünya Endüstri İşçileri örgütünü örnek alıyoruz. O dönemin Dünya Endüstri İşçileri, Amerikan işçi hareketi tarihindeki en militan ve ırkçılık ve cinsiyetçilik karşıtlığını en derin şekilde temel almış örgüt.

O dönemde bu örgütü doğurmuş şartlar şu anca mevcut olan koşullar. Daha şimdiden radikal Amerikan sendikacılığın yeniden doğuşunun izlerini görüyoruz. Mesela ülke çapında öğretmenler resmi olmayan grevlerle esasen birçok duvarı yıkmaktalar. Gazeteciler birçok büyük zaferler kazanıyorlar, aynı şekilde hemşireler ve otel çalışanları da inanılmaz zaferlere imza attılar.

Amerikan işçi sınıfı için şu an hakiki bir an. Benim görüşümce de yakın zamanda New York’un yerel gıda üreticileri de bu anın bir parçası olacaklar.

 

  • Dünya Endüstri İşçileri ve genel olarak anarko-sendikalizm geleneğinden ilham alıyorsunuz. Bu açıdan da, işçilerin daha çok ekonomik alandaki direk eylemlerine yoğunlaşıyorsunuz. Peki sizce bu tür eylemlerin daha uzun dönemli bir yaklaşımda, ekonomik sistemin tümden değişimindeki rolü nedir? Bir süreden sonra daha politik eylemlere ihtiyacımız var mı, yoksa sizce ekonomik direk eylemleri sonuna kadar götürerek sonuca ulaşabilir miyiz?

Gabriel: Buna benim en azından şimdilik cevabım bilmiyorum olacaktır. Ancak bildiğim ve örgüt olarak da anlaştığımız bir şey, gelecekteki herhangi bir sosyal değişimin, eğer merkezinde örgütlü bir işçi temeli olmazsa, muhtemelen ya başarısız olacağı yada daha büyük ve acımasız kuvvetler tarafından asimile edileceği. Bu yüzden işçilerin örgütlenmeye, güçlerini ifade etmeye ve talepleri için mücadele etmeye devam etmeleri lazım. Bu talepler şimdi daha yüksek ücret, daha güvenli bir emeklilik planı olabilir ancak gelecekte farklı şeyler de olabilir, bunları ben de şu anda bilmiyorum. Ancak bildiğim şey eğer işyerlerimizi ve endüstrilerimizi kontrol edecek güce ve kabiliyete sahip olmazsak devrimci ve büyük değişimler eğer yok olmazlarsa bile kesinlikle körelecektirler.

 

  • Peki, güncel olaylardan da biraz bahsedecek olursak, Bernie Sanders hakkındaki düşüncelerini de merak ediyorum. Sizce işçi sınıfı onun siyasetinden umut bekleyebilir mi?

Gabriel: Bu soruya örgüt çapında bir cevap veremeyecek olsam da, kişisel olarak düşüncelerimi paylaşabilirim. Her ne kadar Bernie Sanders’ın politikada olmasından hoşlansam da, bence eğer biz onun politik seviyede yaptığı reformlara veya pozitif değişimlere tutunma gücünü gösteremezsek, bunlar eninde sonunda buharlaşacaktır. Bence Bernie günümüzün solu için iyi bir fırsat ifade ediyor ancak toplumda yapısal olarak var olan güçler nedeniyle eğer güçlü ve aktif bir işçi sınıfı tabanı olmazsa yapacağı değişimlerin sürekliliği olmayacaktır.

 

  • Türkiye’deki işçi mücadelesine son bir mesajınız var mı?

Gabriel: Onların da hikayelerini ve neler yaptıklarını duymayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bizim çalışmalarımızı sosyal medyamızdan takıp edebilirsiniz, Brandworkers.org, yada Facebook, Instagram ve Twitter’da brandworkers. New York’ta bir hareket kurmaya çalışıyoruz ve herkesin desteğini bekliyoruz!

 

[1] Immigration and Customs Enforcement (ICE)

[2] National Labor Relations Act (NLRA)

[3] Congress of Industrial Unions (CIO)

[4] International Workers of the World (IWW)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here