Boğaziçi’ni boğazlamak – Zafer Yörük

Erdoğan, kendi imzasıyla akademisyenleri işten çıkarma konusunda Kenan Evren’i de geçmiş bulunuyor. Ama Evren’den farklı olarak Erdoğan, siyasal İslamcı repertuarı içinde medrese ya da ‘külliye’ gibi alternatifleri olduğu inancına sahiptir ki bu, onu generalden bile daha tehlikeli kılar.

Türkiye’de akademi camiasının içinde olmanın ön koşulu, şu beş kapıdan en az birinden geçmiş olmaktır: Darülfünun (İstanbul Üniversitesi-Beyazıt), Mülkiye (Ankara Cebeci- Siyasal Bilgiler Fakültesi), İTÜ Taşkışla binası, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi Hisarüstü kapısı. Akademik geleneğin sembolü olan bu kapılar, yalnızca bilime değil huzura da açılır. Belki de bunu en çok Hisarüstü kapısından geçtiğinizde hissedersiniz. İstanbul’un kaotik hayatını dışarıda bırakarak Tanpınar’ın ‘Huzur’ romanının mekânlarından biri içinde bulursunuz kendinizi. O kapıdan içeri girdiğinizde nefes almaya başlarsınız, özgürlüğü solumaya başlarsınız çünkü. İlla ki ilim-irfan ile kafayı bozmuş olmanız da şart değildir. Boğaz manzarasına dalarak dolambaçlı yollardan Orta Kantin’e inersiniz örneğin. Kim olduğunuzun çok önemi yoktur; bir bardak çay eşliğinde bir siyasi tartışmayı ortasından yakalayıp ahkâm kesebilirsiniz. Ya da son günlerin gözde filmlerinden biri üzerine hararetli bir tartışmanın içine düşüverirsiniz. Üniversitenin ruhu budur…

İşte birkaç gün önce üzerine kelepçe vurulan kapı, o kapıdır.

Üniversite özerkliği, 1961 Anayasası ile yasalaşmıştı. Bilimsel özgürleşme, bu tarihten itibaren yaşanan askeri ve sivil darbelerin hedefi oldu. 12 Eylül darbesi, 1402 sayılı yasa ile kapsamlı bir akademik kıyım gerçekleştirdi. Amaç, üniversiteleri solun hegemonyasından kurtararak Türk-İslam sentezi fikrini egemen kılmaktı. Ders kitaplarının adlarının başına ‘milli’ ibaresi de bu darbe döneminde eklendi (Matematik ve Fizik hariç çünkü generaller henüz Türk’ten matematikçi ya da fizikçi imal etmenin formülünü keşfedememişlerdi). YÖK kuruldu ve üniversiteler Kenan Evren’in komuta ve kontrolü altına sokuldu. Özerklik ilkesi çiğnenerek üniversitelerde yönetici kadroların merkezi atama ile işbaşına getirilmesi yasalaştırıldı.

12 Eylül faşizminin YÖK dayatmalarına rağmen hükümetler, yönetici atamaları yaparken üniversitelerin kurumları tarafından verilen kararlara uymaya özen gösterdiler. AKP rejimine gelene kadar üniversite akademik kurulları ve senatoları rektör adaylarını seçimle belirledi; siyasi otorite de bu iradeye çoğunlukla saygı gösterdi. AKP rejimi altında ise bu teamül adım adım çiğnendi. Bilimsel liyakat yerine AKP militanlığı temelinde bölüm başkanı, dekan ve rektör atamaları aldı yürüdü. 1970’li yıllarda sol yükselişin sembolü olan ODTÜ ile özellikle uğraşıldı. AKP’li belediye başkanı Melih Gökçek, üniversite ormanına baltayla ve dozerle saldırarak betonlaştırmakla kalmadı, kampusun ortasına bir de karayolu inşa etti.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası uygulamaya konulan OHAL altında üniversiteler yeni bir saldırının konusu oldu. Yüzlerce akademisyen, Kürt sorununa barışçı bir siyasal çözüm önerisinde bulundukları için kürsülerinden atıldı. Mülkiye’nin kapısı, işte o dönemde gündem oldu. Üniversiteden uzaklaştırılmalarını protesto eden akademisyenlerin cübbelerini postallarıyla çiğneyen polislerin görüntüsü hafızalardan kolay silinmeyecek…

Geçtiğimiz günlerde Boğaziçi’nin kapısına kelepçe vuruldu. Sebebi, üniversitenin başına dışarıdan bir şahsın getirilmesi, öğrencilerin ve akademisyenlerin de tepeden gelen bu dayatmaya tepki göstermeleriydi. Kelepçe ile kalmadı; protestocu öğrenciler ev baskınları ile tepeden tırnağa silahlı timler tarafından gözaltına alındılar; içişleri bakanı tarafından da terörist ilan edildiler.

AKP rejiminin üniversite fikrine hasmane yaklaşımı çerçevesinde Boğaziçi operasyonunun yeri anlaşılabilir. Erdoğan, kendi imzasıyla akademisyenleri işten çıkarma konusunda Kenan Evren’i de geçmiş bulunuyor. Ama Evren’den farklı olarak Erdoğan, siyasal İslamcı repertuarı içinde medrese ya da ‘külliye’ gibi alternatifleri olduğu inancına sahiptir ki bu, onu generalden bile daha tehlikeli kılar.

İşin bu boyutu, Hilal Kaplan’ın Boğaziçi’ni ‘elitistlerden’ kurtarıp ‘millete’ teslim etme söyleminde kendini ele verir. ‘Elitist’ terimini Robert Kolej gerçeğiyle birlikte ele almak gerekiyor ve bu bağlamda siyasal İslam’ın Hıristiyan misyonerlikle tarihsel çatışma algısı devreye giriyor. Ayasofya ‘açılımı’ ile zirve yapan ‘cihat’ ve ‘iç fetih’ fikirlerinin önemli bir motifidir; Kaplan’ın penceresinden baktığımızda, üniversiteler bu tür rektörler eliyle milli ve mütedeyyin kılınacaklardır. Aslında Erdoğan, üç yıl önce Boğaziçi’ni hedef göstermiş, ‘yerli ve milli’ olması gerektiğini söylemiş bulunuyordu.

Bilime karşı cehalet amigoluğu, elitizme karşı popülist ajitasyon kıyafetiyle karşımızdadır. Atanan ‘rektör’ün girişimcilik, inovasyon gibi terimlerle örtmeye çalıştığı karadüzen ‘manifesto’sundan taşan cehalet bir yana intihal kaydı da ayrıca enteresandır. Siyasal İslamcı iktidarın, hükmetmekte yetersiz kaldığı noktada üniversiteleri boğazlamaktan başka çaresinin kalmamış olduğu görülüyor.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here