Bir ‘saplantı’ üzerine spekülatif düşünceler – Ergin Yıldızoğlu

IMF, Dünya Bankası, ABD’de Biden yönetimi, Johnson hükümeti, Dünya Ekonomik Forumu, enflasyonla mücadele etmeye öncelik veren politikalardan uzaklaşıyor. Dikkatler artık, özellikle pandemi ile derinleşen işsizlikle, yoksullukla mücadeleye, sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin altyapısını oluşturacak, ekonomilerin “katma değer” üretme kapasitesi yüksek sektörlerini destekleyecek, stratejik şirketleri koruyacak önlemlere odaklanıyor.

‘Fobi’ ve ‘lobi’

Kapitalizmin merkezlerinde bir “paradigma değişikliği”, “büyük yenilenme” arayışı varken, Türkiye’de “faiz fobisi” ve “faiz lobisi” arasına sıkışmış bir enflasyon saplantısı söz konusu.

AKP liderliği “faizler artarsa enflasyon artar” anlayışıyla, yüksek faiz oranlarına karşı. Öbür tarafta ekonomistlerin neredeyse çoğunluğu son 30 yılın kanaatini tekrarlıyor: Enflasyonu düşürmek için önce faizleri artırmak gerekir! Bu saplantı aslında bir semptom.

Faiz fobisi” tarafında siyasal İslamın, ekonomik varlığını, dolayısıyla siyasi iktidarının varlık nedenini, esas olarak rant yaratmaya, bu ranttan, komisyon, haraç, bağış, maaş olarak aldığı payla beslenmeye dayandıran bir toplumsal kesim var: Siyasal İslamın egemen sınıfı olarak dinci entelijansiya, bu rejimde palazlanmış bir inşaat, ticaret, kültür endüstrisi sermayesinin temsilcileri.

Toplumda üretilen artık-değer faiz, kâr ve rant olarak bölüşüldüğünden, faizlerdeki artış, rantın payını küçültür. Daha somut ifade edersek, rant yaratacak etkinlikler, çok büyük ölçüde krediyle besleniyor. Faizlerdeki artışlar rant yaratmanın maliyetini doğrudan etkiliyor.

Kârı edinecek kesimin -bu esas olarak artık-değer üretimini örgütleyen (üreten değil) kesim olduğundan- manevra alanı biraz daha geniştir: Türlü yollarla, emek maliyetlerini düşürebilir, verimliliği, sömürü oranlarını artırabilir; tekelci konumundaysa “diferansiyel kâr” yapma olanağı vardır. Bu kesim açısından esas olan, faiz oranları değil artık-değer üretme sürecini başlatacak ya da sürdürecek finansal sermayeye ulaşmadaki kolaylıktır. Yüksek faiz bir maliyet unsuru olarak görülebilse de finansal sermayeye ulaşmayı kolaylaştırıyorsa, etkisi üretim süreci içinde giderilebilir.

Bu, bizi “faiz lobisi”nin gerçeğine getiriyor. TÜSİAD ve artık MÜSİAD üzerinden temsil edilen bu kesim, sermaye birikim sürecini yapısal olarak yabancı sermaye girişine bağlamıştır. Somut bir iki örnek verecek olursak: Bu kesimin ihracatı ithalata, bu da yabancı krediye bağlıdır. Bu kesimin bankaları, dünyadan düşük faizle aldıkları krediyi içeride yüksek faizle değerlendirerek “arbitrajdan” beslenir.

Milliyetçilik mi dediniz?

Bu iki kesim de Türkiye ekonomisinin yapısal özelliklerinden dolayı yabancı sermaye girişine bağımlıdır. Kürt sorunu gündeme geldiğinde milliyetçilikte birbiriyle yarışan “faiz fobisi ve lobisi”, yabancı kaynak girişini gereksizleştirecek, en azından denetleyecek bir ekonomik modeli düşünemez; yabancı sermaye girişine bağımlılığı, bunun jeopolitik sonuçlarına aldırmadan, büyüme ile yabancı sermaye girişi arasındaki ters orantılı ilişkiye karşın (Prasad, Rajan, Subramarian, NBER WP, No: 13619, 2007) sürdürmekte ısrarlıdırlar.

Bu da bizi, yabancı sermaye girişinin koşullarına getiriyor. Yabancı sermaye, gerek kısa dönemli (sıcak para) hareketler, gerekse fiziki yatırım için tesis kuran ya da satın alanlar, ülke ekonomisine “değerlenmek” için girerler. “Sıcak para”, ülkenin “artık-değer” havuzuna girmiş “hortum” gibidir. Beklediği getiriyi elde edebilmesi, çıkarken değer kaybetmemesi için yüksek faiz, öngörülebilir döviz kuru ister. İkincisi, tesisi satın alırken birikmiş “artık-değer” edinir, üretimini organize ettiği artık-değerin önemli bir kısmını, kimi zaman tamamını, ülke dışına transfer eder. Böylece ülke içinde refahın potansiyel kaynağı olan “birikmiş artık-değer havuzu” sürekli boşaltılır. Sonuna kadar boşalınca da döviz ve borç krizi…

Her iki süreç de çalışanların refahının ve ekonominin uzun dönemli büyüme olanaklarının, kısa dönemli sınıf çıkarlarına kurban edilmesi pahasına gerçekleşir. Ülke ekonomisi, “yapısal bağımlılıktan” neredeyse düzenli olarak tekrarlanan döviz-kredi krizlerinden kurtulamaz.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here