Yokluğundan mustarip olduğumuz şey devrimci halk muhalefetidir – Ali Ergin Demirhan

AKP iktidarı karşısında, biri düzenin sürekliliğinin güvencesi olan diğeri ise AKP’nin üzerinde yükseldiği o düzenin kendisiyle çatışan iki ayrı siyaset düzlemi var. İlkinde halkı farklı burjuva siyasetlerden birine razı gelecek bir seçmenler toplamına indirgeyen parlamenter muhalefet; ikincisinde ise halkı egemen sınıflar karşısında kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda bir siyasi özne haline getiren ve “sokak” ile sınırlı olmayan devrimci halk muhalefeti yer alıyor.

Ergin Yıldızoğlu, 10 Ağustos’ta Cumhuriyet’te yayımlanan köşe yazısında, “Siyasal İslam’ın AKP rejimi yine duvara çarptı. Ancak, bir Anglosakson deyişini ödünç alırsak, bu kez ‘duvarla sert yer arasına’ sıkıştı. Ülkede gerçek bir muhalefet olsaydı, bu durumu bir ‘mükemmel fırtına’ olarak tanımlayabilirdik” diyordu.

AKP’nin Gezi’den bu yana eritilemeyen ve seçim sonuçlarına da yansıyan bir toplumsal dirençle karşı karşıya olduğunun altını çizen Yıldızoğlu, iktidarı rant dağıtım mekanizmaları ve kültür savaşları ile koruma çabasının da ekonomik yasaların ve kadın hareketinin direnişinin duvarlarına çarptığını söylüyor, öte yandan bu sıkışmayı değerlendirebilecek “gerçek bir muhalefet”in yokluğundan söz ediyordu.

Oysa herkesin gözünün önünde AKP ve MHP’yi telaşlandırdığı anlaşılan bir muhalefet var. CHP ve İyi Parti’nin oluşturduğu Millet İttifakı, HDP’nin de desteğiyle yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara dahil pek çok büyükşehri AKP’nin elinden almış; Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu AKP’den ayrılıp aynı tabandan oy almaya aday iki yeni muhalefet partisi kurmuş ve Millet İttifakı ile dirsek temasına geçmiş…

Bir sonraki seçimde MHP desteğinin AKP’ye yetmeyeceği o kadar ortada ki Bahçeli ve Erdoğan üst üste çağrılar yaparak Meral Akşener’i kendi saflarına katılmaya çağırıyor.

Meral Akşener ise bir yandan CHP ile kurduğu Millet İttifakı içinde duracağını ısrarla savunurken bir yandan da ancak HDP’nin dışardan desteği ile sonuç alabilen bu ittifakın dar sınırlarına hapsolmayacağını göstererek bir sağ ittifakın zeminini yokluyor.

Akşener’in “HDP, terör örgütü PKK’nın uzantısıdır” sözleri de Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve Mustafa Destici ile verdiği düğün pozu da AKP ve MHP’den uzaklaşan ancak CHP ve HDP’ye de yanaşmayacak olanlara kendisini bir adres olarak tarif etme çabasının yansımaları. Bir bakmışız bugün Millet İttifakı içinde bir arada duran parlamenter muhalefet bir sonraki seçime birbiriyle dirsek teması içinde solcu ve sağcı iki ayrı parça olarak girmiş.

Kılıçdaroğlu ve Akşener’in oyun kuruculuğunda ilerleyen parlamenter muhalefet, belli ki yerel seçimlerde elde ettiği zaferin yetmeyeceğini biliyor, daha fazlasına hazırlanıyor.

İşin ciddiyetini anlamayanın Kılıçdaroğlu olduğundan emin misiniz?

Kılıçdaroğlu başta olmak üzere düzen içi muhalefet aktörlerinin Erdoğan’ın kendi kendine eriyip seçimle gideceğini sandığı yönünde eleştiriler var. Yine özellikle CHP’nin, AKP’nin gerici saldırıları karşısında toplumsal tepkiyi örgütlemekten sakınmasını basiretsizliğine ve korkaklığına bağlayan değerlendirmeler de var. İkisi de fazlasıyla safiyâne.

Eleştirinin muhatabı da meselenin devletin seçimlerle ve yasalarla belirlenmeyen güç ilişkileri alanında, yani kontrgerilla içinde yaşananlara bağlı olduğunun farkındadır ve üstelik o alandan bağımsız hareket etmemektedir.

Dokunulmazlıkların kaldırılması teklifinin “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” diye onaylanması; 15 Temmuz sonrası AKP’nin Yenikapı çağrısına koşa koşa gidilmesi; partinin sivil toplantılarında savaş karşıtı bir dil tutturulsa bile AKP’nin gündeme getirdiği sınır ötesi askerî harekât önerilerinin kabul edilmesi, CHP’nin AKP’den duyduğu korkunun değil devletin çekirdeğiyle yani kontrgerillayla kurduğu bağlılık ilişkisinin sonuçlarıdır. Karşımızdaki şey basiretsizlik değil bilinçli bir tutumdur.

AKP’nin yerel seçimlerde muhalefetin elde ettiği zaferi çalma girişimlerinin başarısız olması da kontrgerilla üzerinde mutlak hâkimiyet kuramamasından kaynaklanmaktadır ve bu hâkim olamama hali devam etmektedir. Yerel seçim yenilgisi sonrası AKP’nin toplumsal desteğindeki erimenin yanı sıra Ocak 2020’de ayyuka çıkan yargı ve ordu içi huzursuzluklara, Erdoğan’ın elindeki bütün kozları peş peşe masaya sürmesi eşlik etmiş, 2020’nin hemen arifesinde yerli otomobil, Kanal İstanbul ve Libya seferi ile başlayan süreç yakın zamanda Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması ve Yunanistan seferi ile sürdürülmüştür.

Ne var ki toplumsal destekteki erime kalıcı bir şekilde durdurulamamakta, kontrgerilla üzerinde istenen hakimiyet kurulamamakta, iktidar içi huzursuzluklar da bir türlü son bulmamaktadır. “Türk askeri yetkililer” Alman gazetelerine “Erdoğan bir Yunan gemisinin batırılmasını istedi ama generaller kabul etmedi” diye haber uçurabilmekte, İçişleri Bakanlığı içinde kaymakamların görevden alındığı FETÖ operasyonları gündeme gelebilmekte, AKP içi kanatların birbirleri ile çatışmaları gizli tutulamamaktadır.

Sağlamcı oldukları gibi Erdoğan’ı ve devleti en az bizler kadar tanıyan Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın sahne almaları, Davutoğlu’nun sert dilli muhalefeti, Meral Akşener’in “gel, iktidara katıl” tekliflerini ısrarla geri çevirmesi, Kılıçdaroğlu’nun kulağının tabanda değil başka yerde olması bu zeminde yaşananlarla ilgilidir.

AKP’nin toplumsal desteğinin erimesinde emek düşmanı politikalarının etkisi olsa bile sağı parçalayan ve AKP karşısında CHP ile yan yana getiren sürecin sınıfsal ekseninde de sermayenin iktidardan duyduğu hoşnutsuzluk ve alternatif arayışı yer almaktadır.

Dolayısıyla söz konusu muhalefet aktörleri halka seçmenlik dışında gerçek bir siyasi rol biçmemektedir. AKP’nin gerici saldırıları karşısında toplumsal tepkiyi harekete geçirmek ya da sokağı örgütlemek gibi bir dertleri de yoktur ve olmayacaktır.

Ancak bu parlamenter muhalefet, sokağın faşizmin şiddeti ile büyük ölçüde bastırıldığı, sandığın ise muhalefetin yerel seçim zaferi ve AKP’deki parçalanma vesilesi umutları diri tuttuğu bir ortamda, “AKP’den ve Erdoğan’dan kurtulma” beklentisindeki kitleler açısından başarı vaat etmektedir. Ve bu muhalefet kendini, AKP’yi yıllardır iktidarda tutan gericiliğin esas kaynağı kontrgerillaya ve sermayeye yani düzene bir güvence olarak sunmaktadır. Yani Ergin Yıldızoğlu haklıdır, var olan muhalefet gerçek bir muhalefet değildir, fırtına koparmak falan da istememektedir.

Ancak ne yazık ki, “AKP nasıl gider?” sorusuna indirgenen politik arayışlar, düzen karşıtı politik güçleri de kendini AKP karşısında güçlü bir sistem içi seçenek olarak konumlandıran bu aktörlerin yörüngesine itmektedir. Parlamenter muhalefet zemininde oluştuğu varsayılan sol boşluğa göz dikmek, CHP’yle Cumhuriyetçilik yarıştırmak, Akşener’in kapısını çalıp ona insanlık öğretmek, düzen içi parlamenter muhalefete AKP’yi aslında nasıl gönderecekleri konusunda akıl vermek…

Oysa yanıtsız bıraktığımız için bizi bunalıma sürükleyen, “AKP nasıl gider?” değil “Türkiye’de faşizm nasıl yıkılır?” sorusudur. AKP’nin kırk takla atarak 18 yıldır iktidarda kalmasının ve faşist terör altında bütün muhalefetin sandığa tıkılmasının öznel sebebi de devrimci muhalefet güçlerinin faşizme karşı mücadeledeki eksikliklerinde aranmalıdır. 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası dönem acı derslerle doludur.

Hangi yoldan?

AKP iktidarı karşısında, biri düzenin sürekliliğinin güvencesi olan diğeri ise AKP’nin üzerinde yükseldiği o düzenin kendisiyle çatışan iki ayrı siyaset düzlemi var. İlkinde halkı farklı burjuva siyasetlerden birine razı gelecek bir seçmenler toplamına indirgeyen parlamenter muhalefet; ikincisinde ise halkı egemen sınıflar karşısında kendi bağımsız çıkarları doğrultusunda bir siyasi özne haline getiren ve “sokak” ile sınırlı olmayan devrimci halk muhalefeti yer alıyor.

Birincisinde faşizmi yıkamasak bile bir sonraki seçimde AKP’yi gönderme umuduyla CHP’nin sol böğrüne ilişmek, Akşener’in kapısını çalmak, AKP karşıtı koalisyona sosyalist aksesuar olarak eklenmek ve bu süreçte devrimci siyaset namına ne kaldıysa onu da kaybetmek var. İkincisinde ise pandemi ve ekonomik kriz sınıfsal çelişkileri şiddetlendirir, faşizm dünya ölçeğinde sermayenin tarihsel tercihi olarak yükselirken sınıf mücadelesinin önemini yeniden idrak etmek; dinci gericiliği ve şovenizmi tırmandıran faşizme karşı emekçilerin, kadınların, yoksulların, Alevilerin, Kürtlerin kapısını çalmak; burjuva laiklik anlayışının miadını doldurduğu yerde devletten ve sermayeden bağımsız yeni bir laiklik bayrağını yükseltmek; ulusalcılığın artık anti-emperyalizm iddiasına değil bizatihi emperyal hayallere çanak tutar hale geldiği yerde işin esasının milliyetçilik değil enternasyonalizm olduğunu vurgulayarak anti-emperyalizmi gerçek anlamına kavuşturmak; ülkeyi yeniden kurmak için işçi sınıfının yaratıcılığını ve militanlığını harekete geçirmek var.

Elbette devrimci politik güçler, yıllardır süren sert saldırılar ve bu saldırılara yanıt üretilemediği ölçüde şiddetlenen öznel krizler nedeniyle oldukça zayıflamıştır. Öte yandan toplumsal çelişkiler giderek şiddetlenmektedir ve muhalefetin mevcut sınırlarına hapsedilemeyecek hareketlenme ve direnme eğilimleri gözlenmektedir. Pandeminin ilk evresinde işçi sınıfının “evde kalamayan” kesimleri içinde gözlenen hareketlenmeler geleneksel sendikal hareketin sınırlarıyla yetinmeyecek bir sınıf hareketinin sinyalleridir. Ekonomi çökerken sefalet ve ölümüne çalışma dayatmasının devam ettiği bu yeni evrede, bu hareketlenmelerin tek bir kalıba girmeden, hayat nerede akıyorsa tam da orada; hastanelerde, işyerlerinde, okullarda, yoksul mahallelerde… tırmanarak devam etmesi beklenmelidir. Kadın hareketi zaten sokaktaki sürekliliği ve iktidara geri adım attırabilme yeteneği ile öne çıkmaktadır ve toplumsal muhalefetin geri kalanının da uzaktan alkışlamanın ya da kadın hareketinin bağımsız varlığını tartışmanın ötesinde kendine vazife biçmesi gerekmektedir. Tüm bu eğilimlerle devrimci, karşılıklı ilerletici, birbirini besleyen, organik bir ilişki kurulması gereklidir ve mümkündür. Yokluğundan mustarip olduğumuz devrimci halk muhalefeti bu yoldan geçerek kurulabilecektir.