Şeriat veya Roma hukukuyla buraya kadar – Pakrat Estukyan

İnsanın yeryüzünde, doğa içinde kendi gücünü aşan, oluşumunu ve etkilerini engelleyemediği şeyler karşısında bulduğu, sığındığı açıklamadır ilahi güç. Şimşeklerin çakması, yıldırım düşmesi, fırtınalar, boranlar, depremler insanın karşısında çaresiz kaldığı afetlerdir. Her şeyin bir açıklaması olduğuna şartlanmış beşeri akıl tam da bu aşamada bütün bunlara hükmeden bir güç olması gerektiği inancıyla tanrı kavramını üretti. Düz bir mantık yürütme yöntemi ile de her biri için ayrı bir ilahi güç olduğuna inandı. Denizlerdeki fırtınalar için ayrı, yıldırımlar için ayrı tanrılara kurbanlar sunarak öfkelerini dindirmeye, onları hoş tutmaya çalıştı. Kutsal bir öküz yerküreyi boynuzlar üzerinde taşıyordu. Öfkelendikçe de başını sağa sola salladığında yeryüzü depremlerle sarsılıyordu.

Aklın gelişmesi ile bu bölük-pörçük tanrılar yerine, her şeye hâkim olan görünmez bir tanrı fikri daha kabul edilebilir bulundu. Neticede eski tanrılar insan sureti ile algılandıkları için, davranışlarında da insana özgü bir tepki, örneğin öfke, kızgınlık, alınganlık veya intikam gibi insani hallerle açıklanacak bir mantıklı gerekçe aranmaktaydı. Oysa göklerdeki görünmez, soyut tanrının kerameti kendinden menkuldü ve faniler onun eylemlerine, tercihlerine, kararlarına dair fikir yürütemezdi. Henüz doğuşta şekillendirilmiş ve adına kader dediğimiz bir alın yazısının taşıyıcılarıydık. Üstelik o görünmez yazıyı önceden okumak, bilmek de imkânsızdı. İnsanlık yine de tanrıyı hoşnut tutacak törenlerini ihmal etmeden günümüze değin sürdürdü.

Siyaset erbapları, tarih boyunca getirilerini hesaplayarak hayata geçirdikleri kararları da tanrıya lütuf sunmak olarak pazarlamayı ustaca başardılar. Örneğin Ayasofya Müzesi’nin yeniden camiye çevrildiği 24 Temmuz günü, Cuma namazı için Sultanahmet Meydanı’nı dolduranlar, Allah’ı hoşnut edecek bir eylemde bulunduklarına inanıyordu. Haçlı ordularının neferleri küffara karşı çıktıkları seferde döktükleri her damla kanın kendilerini cennete daha da yaklaştıracağına emindiler. Öte yandan çoğu kez tanrıyı hoşnut tutmak ile yeryüzü padişahlarını hoşnut tutmak aynı kapıya çıkmaktaydı. Yeryüzü padişahını hoşnut tutmanın ise somut ödülleri oluyordu. Örneğin ganimetten pay almak, mevki ve rütbe ile ödüllendirilmek yeryüzü padişahının bahşettiği nimetlerden sayılmaktaydı. Bu somut getirilerin en azına bile kavuşamayanlar için de bir vaat vardı üstelik. Bu dünyada çektikleri cefanın mükâfatını öbür dünyada alacaklarına inandırılmışlardı.

Tüm bunlara bakarak insanın nasıl da bu kadar saftirik olabildiği sorusu ise halen çok tehlikeli olabilir. Bu türden bir soru, sonunda tanrının varlığını sorgulama noktasına varacağından, milyonlarca gözü dönmüş dindarın öfkesine yol açabilir. O yüzden de aklı başında hiç kimse durduk yerde başını belaya sokmak istemez.

Aklın ve bilimin din ve dogma karşısındaki bu zaafını çağlar boyunca pek çok farklı tezahürü ile izlemekteyiz. Galileo’yu yargılayan engizisyon yargıçları ile Salman Rüştü’ye ‘katli vaciptir’ fetvası veren Şii uleması veya Charlie Hebdo dergisini basıp mizah yazar ve çizerlerini katleden İslam Devleti teröristleri arasında hiçbir fark yoktur.

Din kurumunun bu cezalandırmaya hak tanıyan anlayışını akamete uğratmanın en önemli aracı laiklik ilkesi ile tanımlandı. Özellikle yargıyı dinsel bağnazlığın etkisinden kurtarmak yeni ve yakın çağın en önemli kazanımıdır. O yüzden de çağdaş hukuk biliminin başlangıcı, kendisini yarı tanrı olarak tanımlayan Hamurabi’nin kanunları yerine, yurttaşlık (belli bir sınıfla temsil edilse dahi) temelindeki hak ve sorumluluklar üzerine inşa edilen Roma hukukunu esas alır.

Son kertede hukuk da ekonomik ilişkilerin belirlediği bir üst yapı kurumu olduğuna göre, günümüz Türkiye’sinde rahatça gözlemlediğimiz gibi, kendi ilkeleriyle çelişmesi de son derece kolay olan bir öğretiye dönüşebilir. Bu örnekte Ebru Timtik ve Aytaç Ünsal’ın adım adım, dakikalar içinde ölüme yaklaşıyor olmalarının yegâne somut faili adaletle arasına mesafe koymuş olan hukuk sistemidir.

Roma hukuku yerine Amerikan yerli kabilelerinin doğayla barışık anlayışını, Kızılbaş inancının kurdun, kuşun, börtü- böceğin, ağacın, otun hakkını savunan anlayışını rehber edinseydik belki de çok daha insani bir noktaya varabilirdik.