Septembvriana ya da kayda geçmemiş soykırım – Hakkı Taşdemir

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde müstesna(!) bir yer işgal eden 6-7 Eylül olayları hakkında yapılan değerlendirmeler çoğunlukla bahse konu olayların bir vahşet olduğunu kabul etmekte ve amacının da gayrimüslim azınlıkların elinde bulunan ticari egemenliğin Müslümanlara teslimi için bir altyapı oluşturmak olduğunu ifade etmektedir.

Yukarıdaki genel değerlendirmeye katılmadığımı baştan söylemek isterim. Evet, yaşanan olaylar bir vahşetin ifadesidir ancak sıradan bir vahşet gösterisi değildir. Planlı bir bicimde, Türkiye cumhuriyeti topraklarında yaşamakta olan gayrimüslim azınlıklardan birini (Rum cemaatini) yok etmeyi hedeflemiş bir soykırımın başlangıcıdır 6-7 Eylül olayları.

Konuyu daha rahat kavrayabilmek için biraz gerilere, 18. YY. sonlarına giderek yaşanan olaylara kısaca göz atalım:

1774yılında bağıtlanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayıp 1878 yılında imzalanan (Ancak daha yürürlüğe girmeden İngiltere, Fransa ve Avusturya Macaristan devletlerinin müdahalesi ile kadük olan) Aya Stefanos (Yeşilköy) antlaşması ile sona eren yaklaşık 100 yıllık zaman dilimi Osmanlı imparatorluğunun kara dönemidir. Bu süre zarfında İmparatorluk Avrupa’daki topraklarının nerede ise tamamını yitirmiş, Kuzey doğu Anadolu’da Rusya önemli mevziler kazanmış, İmparatorluğun elinde kalan topraklarda ise devlet otoritesi tamamen yok olmuştur. Padişah ve çevresinin mevcut durumlarını korumaktan başka bir düşüncelerinin olmadığı, bu uğurda dış güçlere her türlü tavizin verildiği bu süreç özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya aracılığı ile Fransız devriminin ortaya çıkardığı fikirlerin ülke içinde yaygınlaşmasına ve bunun sonucunda gayrimüslimlerin ulusal bilinçlerinin gelişip «ulus devlet kurma» projelerinin güçlenmesine sahne olmuştur. Bu gelişmenin zıddı olarak Türklük bilincinin ortaya çıkması ve Türk kimliğinin gelişmesi de bu döneme denk düşer. 1889 da İttihat ve terakki Cemiyeti’nin (yazının bundan sonraki kısımlarında İTC)TC  kurulması da bu sürecin bir sonucudur. İTC nin kuruluş amacı Osmanlı topraklarından gayrimüslimleri kovarak burada Müslüman- Türk egemenliğini pekiştirmek ve bu topluluğun içinden çıkacak burjuvaziye ekonomiyi teslim ederek Burjuva bürokrat ortaklığından oluşan bir ulus devlet yaratmaktı. Oysa o tarihte Osmanlı devleti içinde, gayrimüslimlerden müteşekkil bir işbirlikçi ticaret burjuvazisi oluşmuş ve dönemin lider ülkeleri İngiltere- Fransa ile sıkı bir işbirliği kurulmuştu. Osmanlı topraklarını  yarı sömürge haline getiren bu düzene isyan İTC nin temel politikasını oluşturmakta idi.

Ancak mevcut düzeni kendi planlamış olduğu ile ikame etmek İTC nin tek başına başarabileceği bir iş değildi, Dış desteğe ihtiyacı vardı. Aynı dönemde Kapitalist Emperyalist sistemin yükselen gücü Almanya da ittifak arayışı içinde idi. Çakışan gereksinmeler Osmanlı – Almanya ittifakını yarattı. Geleneksel(!)Türk-Alman dostluğu böyle kuruldu ve bu ittifak sonucunda Anadolu toprakları ilan edilmemiş bir savaş alanı haline geldi. 1914 Rum tehciri, 1915 Ermeni tehciri bu ekonomik savaşın bir ürünüdür.

İTC nin hayal edip de gerçekleştiremediklerini hayata geçiren T.C. nin kurucu kadroları yani Kemalistler oldu. İngiltere ve Fransa arasındaki çelişkilerden de yararlanarak Anadolu’da Türk egemenliğini gerçekleştirmeyi başardılar. Her ne kadar Kemalistler aksini iddia erseler de İTC ile aralarında tam bir felsefi uyum vardır. Her iki oluşumun da nihai hedefi Anadolu’da bir Türk Burjuva ulus devleti kurmaktır. Bu felsefi uyum özellikle kurtuluş savaşı olarak adlandırılan süreçte önemli işbirlikleri yaratmıştır. (Karakol örgütü, M: Suphi ve yoldaşlarının katledilmesi vb..)

Savaş sonrasında ise İTC nin ikinci dereceden kadroları Kemalist iktidarın bürokrat gereksinimini giderebilmek için önemli görevler üstlenmişlerdir.  (Necmettin Kocataş örneğinde olduğu gibi.)

Savaştan istediklerini elde ederek çıkan Kemalistler Anadolu’da homojen bir etnik yapı kurulmasını sağlamak amacı ile yaklaşık 1,5 milyon Ortodoks’u Yunanistan topraklarına gönderip oradan gelen yaklaşık yarım milyon Müslümanın Anadolu’ya yerleşmesini sağlayarak dini açıdan homojen bir toplum oluşmasını sağlamışlardır.  (İmroz, Tenedos ve İstanbul Rum cemaatlerinin yarattığı sıkıntıya rağmen)

Kemalist iktidarın devraldığı ekonomi ı nerede ise tamamen İstanbul’daki gayrimüslim azınlıklara bağımlı idi. İstanbul Rumlarının mübadele dışında tutulmasının ve Seyrüsefain anlaşmasının imzalanarak Yunan uyruklu Rumlara İstanbul’da ikamet ve ticaret olanağı sağlanmasının temel nedeni budur.  T.C. devletinin izleyeceği politika ise İzmir İktisat kongresi sonucunda belli olmuştur.

Mustafa Kemal daha sonra SSCB Ankara büyükelçisi Aralov ile yaptığı bir söyleşide konuyu şöyle açıklamaktadır:

“Türkiye’de işçi sınıfı yok. Çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Mevcut zenginlerimizi burjuva haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok cılız. Çünkü sermayemiz yok. Yabancılar bizi eziyor. Benim amacım milli ticareti kalkındırmak, fabrikalar açmak, yeraltı zenginliklerini meydana çıkarmak, Anadolu tacirine yardım etmek, zenginleşmesini sağlamaktır. Bunlar devletin önünde duran işler. Biz bunları kanunlaştıracağız.”

Bu amaçla çizilen yol haritası şöyle idi:

  • Doğuda ağalık düzenini koruyarak büyük toprak sahipleri ile mutabakat sağlamak, böylelikle olası Kürt isyanlarında Kürtlerden oluşan bir müttefik yaratmak.
  • Batıda büyük toprak sahiplerini süratle tarım kapitalisti haline getirerek bu topraklarda çalışanları işçileştirmek
  • Eldeki tüm olanakları kullanarak Kemalist iktidara destek vermiş tacirleri süratle zenginleştirerek milli bir burjuvazi yaratmak
  • İstanbul’da yerleşik gayrimüslim burjuvazinin ekonomik etkinliğini zamana yayarak minimize etmek.

Öyle de oldu. Gayrimüslimlerin yapacakları işler yasalar ile sınırlandı. Hangi işleri hangi semtlere yapabilecekleri yine yasa ile belirlendi. Değişik olaylar bahane edilerek seyahat özgürlükleri kısıtlandı. İTC desteği ile zenginleşmiş Türkler de karşılaştıkları baskılar sonucu ticaretten uzaklaştılar. İkinci  büyük savaş esnasında 20 kura askerlik ve varlık vergisi uygulamaları  sonucu ülkedeki azınlıkların bırakın ticaret yapmayı nefes alacak halleri kalmamıştı.

Konumuz açısından önemli olduğu için Varlık vergisi uygulamalarının Rumlara nasıl yansıdığını inceleyelim

Varlık vergisi ile Rum şirketlerine tahakkuk ettirilen vergi şirket toplam aktiflerinin 1,59  katı idi.

Toplam 1512 Yunanlı  mükellefe   19.862.000 lira vergi tahakkuk ettirilmişti.

Rum vakıflarına konulan vergi ise 260. 000. 000 lira idi.

Aynı dönemde TC nin dış ticaret hacmi 180 milyon lira emisyon hacmi ise 435 milyon lira idi.

Bu koşullar dikkate alındığında bahse konu verginin ödenmesi için değil ödenmemesi için çıkarıldığı açıkça belli olur. (*)

Azınlıklar üzerinde bu baskı sürerken devlet destekli milli burjuvazi yaratma çabaları da hız keseden devam etmekte idi. Bu cümleden olmak üzere:

Selanik göçmeni olan Bezmen, Titiz ve Yalman aileleri ilk ağızda öne çıkarıldılar. İş bankasının kurulması sonrasında bu süreç hızlandı. Koç, Sabancı ve Çukurova gruplarının temeli atıldı.

Çukurova grubunun kurucuları olan Eliyeşil ve Karamehmet aileleri Tarsus’ta Rumların kurduğu bir fabrikayı ele geçirerek toprak ağalığından sanayiciliğe adım attılar. (Güney Sanayi)

Has ailesi de azınlıklardan  mal gasp ederek sanayiciliğe adım attı. AristidisSimyaoğlu’na ait bir bez fabrikasını ele geçirip Milli Mensucat adlı iletmeyi kurdu.

Rodos göçmeni Durmuş Yaşar boya ticareti ile palazlanarak İzmir sermayesinin başını çekerken kendisini tarım kapitalisti büyük toprak sahipleri izlediler. Büyük toprak sahiplerinin zenginleşmesinin önünü açan TBMM de kurtuluş savaşı adı verilen süreçte  ölenlerin dul ve yetimlerine arazi verilmesini öngören yasa reddedildi. Mübadele ile gelenlere ise bataklık araziler verildi mübadiller uzun uğraşlar sonucu bu arazileri ıslah edip ürün verecek duruma getirdiklerinde ise vergi ve kredi borçları bahane edilerek toprakları ellerinden alındı ve büyük toprak sahiplerine peşkeş çekildi.  (Erikoğlu ve Abalıoğlu aileleri örneği)

Yine bu süreçte Rumlardan gaspedilen Pera Palas ve Büyük Londra otelleri Türklerin eline geçti. Yaklaşık aynı dönemde Tokatlıyan oteli iflas etti otel binasının sahibi olan Ermeni cemaati binayı iş hanı yaptı. İstanbul’da turizm sektörü egemenliği Türk sermayesinin eline geçmiş oldu. Adana’da Erciyes ve santral otelleri Sabancıların, İstanbul ve Adana’daki Divan otelleri Koç grubunun malı idiler. Ankara izmir ve Bursa otelleri ise Emekli sandığının ve Turban’ın yönetiminde. Turizm sektörü de el değiştirmişti.

Bu değişim FNN (Şimdiki Tekfen Holding)  ve STFA grupları aracılığı ile İnşaat, İpar ailesi aracılığı ile denizcilik sektörüne yansıdı.

1940 -1950 yılları arasında üç büyük özel banka (Yapı ve Kredi, Garanti, Akbank) bu tabloyu tamamladı. Ekonomi artık Türklerin egemenliğinde idi.

Bu gelişimin istisnaları ise Levanten Arkas ailesi, Yahudi Alarko grubu ve MaruniMakzume ailesidir.

Bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi 1950 li yıllara gelindiğinde ekonomi nerede ise tamamen Türklerin egemenliğine girmişti yeni bir operasyona gereksinme yoktu.

Ekonomi Türkleştikten sonra yapılan yeni işbölümü içinde Ermeni ve Süryanilere el sanatları ile uğraşan küçük işletmeler kurmak Yahudilere küçük ticaret biraz daha palazlanmışlara sermaye gruplarının acenteliği, (Burla Biraderler) işletmecilik zekası ile sivrilenlere ise Büyük gruplarda yöneticilik (BernarNahum)  görevleri verilmişti.  Rumlara gelince …

Rumlar İstanbul’un yaşayan en eski halkı idiler. Dolayısı ile kent üzerinde diğer azınlıklardan çok daha fazla söz sahibi idiler. Kentin her yanında onların tarihi ve kültürü vardı.

Cumhuriyet yönetimi kuruluşundan 1950 ye kadar kente nerede ise çivi çakmamış ve burayı adeta cezalandırmıştı.

İstanbul doğu kilisesinin ruhani merkezi idi ve Cumhuriyet tüm çabasına karşın bu algıyı yıkamamıştı.

Batı dünyasının gözünde İstanbul bir Türk kenti değildi.

İşgal yıllarında bir kısım Osmanlı uyruklu Rum’un işgal kuvvetlerine destek sağladığı biliniyordu. (Bu kişiler Kemalistlerin kazanacağı belli olunca Yurt dışına çıktılar ve bir daha ülkeye alınmadılar.)

Napoleon’un  ünlü bir deyişi vardır :

«Dünyaya egemen olmak için Costantinople’a egemen olmak gerekir»

Bu cümle batılıların İstanbul’a bakışını özetliyordu Ankara’ya göre. Kentin uluslararası bir yönetime devredilebileceği paranoyası egemendi bürokrasinin tepelerinde. İstanbul’da Rum cemaatinin varlığı bu paranoyayı körüklüyordu. (1,5 milyon İstanbul sakininin 160.000 i Rum’du o tarihlerde)

Öte yandan büyüyen burjuvazi artık dünya ile entegre olma çabalarına hız veriyor bu da büyük şirketlerin İstanbul’a yerleşme arzularını arttırıyordu. Marshall yardımı planına dahil olan Türkiye bu yardımı alabilmek için taviz üzerine taviz vermişti. (Kardemir’in kapatılması bile istenmişti) Planın uygulamaya geçme aşamasında Rumlara yönelik bazı haklar isteneceği korkusu vardı.

Bu nedenleri daha da arttırabiliriz. Sonuçta İstanbul’daki Rum varlığı bir korku ve tehdit unsuru idi TC yönetimi için.

Bütün bu korkulardan kurtulmak için derin devlet olarak adlandırdığımız yapılanmada 1946 yılında bir zirve gerçekleşti. «Ne bahasına olursa olsun devletin homojen e tek millet olmasının sağlanması» kararı alındı bu toplantıda. İlk elimine edilmesi gerekenler ise Rumlardı. Bir fırsat kollanmaya başlandı. Bu arada iktidar değişmiş ve DP yönetime gelmişti. İlk yılları başarılı bir biçimde geçen DP iktidarı 1954 yılından itibaren zorlanmaya başlamış ve oy deposu olarak gördüğü İstanbul’da geçmişin izlerini silecek bir imar hareketi başlatmayı planlamıştı.  Bütün bunların gerçekleşmesi için yapay düşman olarak lanse edilecek Rumlara yönelik bir harekât yapılması gerekli idi. Bunun için önce tahriklere başlandı ve 1953 e kadar hiç yapılmayan o yıl denendi.

“Fetih kutlamaları”

ilk kez 1953 de 500. Yıl bahane edilerek gerçekleştirildi fetih kutlamaları adı verilen etkinlik

Provokasyon girişimi sonuç vermedi daha büyük bir olay gerekiyordu. Bu fırsatı İngiltere yarattı. Kıbrıs’tan çekilme kararı almadan önce milliyetçi EOKA nın kurulmasına önayak oldu. Böylelikle AKEL etrafında ve Kıbrıs’ın bağımsızlığı için bütünleşmiş Kıbrıs halkını 2 ye böldü. Ardından Türk tarafından Rumlara Rum tarafından Türklere yönelik saldırılar gerçekleşmeye başlayınca adadaki iki toplum birbirine düştü. İngiltere’nin amacı adadan çekilse bile oradaki askeri egemenliğini devam ettirmekti. Uzak doğu ile yapılan deniz ticareti için stratejik bir hedefti bu.

Plan başarıya ulaştı Kıbrıs için yapılan halk oylamasında Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması kararı çıktı.

Türkiye buna derhal itiraz etti. Fitil ateşlenmişti.  O tarihe kadar iç bir etkinliği görülmeyen Kıbrıs Türk’tür cemiyeti bir anda gündemdeki baş aktör haline geldi.  Tüm ülkede Kıbrıs mitingleri yapılıyordu. O güne kadar ülke gündeminde olmayan Kıbrıs bir anda Yavru Vatan ilan edildi

Bu esnada Özel harp dairesi seferberlik tetkik kurulu devreye girerek bazı planlar hazırladı.

İstanbul patriği aniden istifa ederek (ya da ettirilerek ) ABD de yaşayan Athenagoras’ın patrik olması sağlandı.

İngiltere sorunun ilgili taraflar nezdinde tartışılması için Türkiye ve Yunanistan’ı  Londra’ya konferansa davet etti.

ÖHDSTK tarafından hazırlanan Türk tezi aklı selim sahibi insanları hayrete düşürecek nitelikte idi. Yunanistan ise halk oylaması sonucuna uyulmasını istiyordu. Dolayısı ile uzlaşma olmadı görüşmeler kesildi.

TC nin istediği fırsat ayağına gelmişti. Bir provokasyon gerçekleştirilerek halk galeyana getirilecek bir yandan İstanbul Rumları yok edilirken diğer yandan  görüşmeler için Yunanistan’a baskı uygulanması sağlanacaktı.

6 Eylül 1955  saat 11 İstanbul radyosu Mustafa Kemal’in evinin bombalandığını duyurdu.

14.00 Normal tirajı 30. 000 olan ekspres gazetesi 260.000 basarak (o günkü teknoloji ile olanak dışı) haberi tüm İstanbul’a yaydı

Saat 17.00 Taksim’de miting başladı.

Göstericilerin çoğunun İstanbul dışından geldiği belli idi. Onlara yol gösterenler ise Kıbrıs Türk’tür cemiyeti yöneticileri idi.

Saat 19. 00 Yedikule, Samatya, Beyoğlu Kurtuluş, Yeşilköy, Bakırköy, Beşiktaş Ortaköy Eminönü ve Unkapanı’nda eş anlı olarak yağma başladı.

Olaylar saat 20.00 de Adalar’a 23.00 de ise Çengelköy, Kuzguncuk ve Aksaray’a sıçradı.

Polis müdahale etmiyordu. Olayların daha fazla büyümesine ise İstanbul halkı engel oldu. Hemşehrilerini bozgunculara teslim etmediler.

Ertesi gün de hızı azalmış bir şekilde devam eden olaylar 7 Eylül akşamı son buldu. Saldırganlar çeşitli ulaşım araçları ile (Otobüs tren) İstanbul’u terk ettiler.

Geride; 37 ÖLÜ  100 kadar YARALI 300 IRZA GEÇME vakası 5700 saldırıya uğramış mekân (İbadethane, okul, ticarethane ve mesken) bırakmışlardı

Zarara uğrayanların %80 i Rum %12 si diğer gayrimüslimler  %8i ise Türk idiler.

Hükümet olaylar hakkında soruşturma açarak sorumlu gördüğü komünistleri tutukladı. Zarara uğrayanlara sembolik tazminatlar ödendi.

Tutuklanan komünistler 3 ay sonra serbest bırakıldılar

1960 yılında Adnan Menderes Yassıada yargılamalarında olaylar hakkında bilgi sahibi olduğunu itiraf etti.

Yıllar sonra ÖHDSTK yöneticisi Sabri Yirmibeşoğlu olayların kendi dairelerinde planlandığını itiraf etti.

1955 Yılında 160.000 olan Rum nüfus 2019 da 1500’e düştü.

Bu noktada  Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesini  hatırlayalım (Helsinki, Aralık 1948)

Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden herhangi biri, SOYKIRIM SUÇUNU OLUŞTURUR :
(a) Gruba mensup olanların öldürülmesi,
(b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi,
(c) Grubun bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirilmesi,
(d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla önlemler alınması,
(e) Gruba mensup çocukların zorla bir başka gruba nakledilmesi,

Ne dersiniz?

Vandalca bir yağma mı?

Planlı bir soykırım mı?

Kararı  vicdanlarımız versin.

 

(*)Üzerinde  yaşadığımız coğrafyada  TC nin kuruluş döneminde    devlet desteği ile zengin olan tüm ailelerin servetlerinde halktan insafsızca toplanan vergilerin büyük payı vardır. Devlet vergi konusunda gayrimüslimlere karşı her türlü insaf ölçüsünün üzerinde bir uygulama geliştirirken Müslüman ahaliye de pek hoşgörülü davranmıyor, gelirinin yarıdan fazlasına vergi adı altında el koyuyordu. Böylelikle halktan toplanan paralar devletle iyi ilişkiler kurmuş olan zenginlere aktarılıyor ve onların büyümesi sağlanıyordu.

Kaynak: Özgür bir dünya için Kaldıraç / Aralık 2019 / Sayı 221