Öküz altında buzağı olur mu? – M.Ender ÖNDEŞ

Olur, tabii, neden olmasın? Yolunu şaşırmıştır, babası sanmıştır, bir sürü sebebi olabilir bunun. Ama biz yine de böylesi sondaj çalışmalarını pek severiz ve hakikaten ararız da ararız. Eh, İran’da da arıyoruz işte. Başkası Gezi’de arayınca kızarız ama bizim ayrıcalığımız var; tarihsel mücadele deneyimlerini, karmaşık sınıfsal/etnik yapısını bilsek de bilmesek de; eninde sonunda bir ‘gavur parmağı’ arar buluruz.

Var mıdır böyle bir parmak? E, vardır, bizim tahmin ettiğimizden fazlası da vardır hatta. Böyle işler karıştırmayacaksan, o koca istihbarat ordusunu niye besleyesin? Beyaz Saray yan gelip yatma yeri değil ki! Peki, bu parmak, sokakların gücünü kullanarak, süreçleri kendi istediği yere doğru sürükleyebilir mi? Bilmem. Belki yapabilir bunu, belki de yapamaz; halk içerisindeki dinamikler nelerdir, kritik durumlarda bu dinamikler nasıl davranırlar, vb… Bir dizi faktör bu konuda rol oynar.

Burada sorun İran değil aslında; daha genel olarak tartıştığımız şey şu: Her biri kendi gerekçeleriyle, kendi derdinin peşinde koşan kalabalık güçler bir biçimde sokaklara çıktığında (aynı şey bizim de başımıza gelebilir, geldi de zaten) ne yapmalıyız? Bu işin ‘kontrollü’ olanını sevebiliriz tabii, zevk meselesi! Çağırırız gelirler, göndeririz giderler, eyvallah. Ama durum böyle değilse ne yapmalıyız?

Geçen haftalarda İran’dan, Bejani’den giriş yapmıştık. İzinizle bu hafta ömrümün yarıdan fazlasını belirleyen bir adamdan, Mahir’den doğru ilerleyelim. Bana sorarsanız, onun en az anlaşılan kavramlarından biri “Sürekli kriz” teorisidir. Aslında basittir de; ülkenin, iktisadi/sosyal/siyasi yapısının zayıflığından ötürü, bir “yönetememe/yönetilmek istememe” halinin düşük dozlarda, ‘olgunlaşmamış’ halde ama ‘sürekli’ yaşandığını söyler Mahir. Belini bir türlü doğrultamama durumu yani. Bu, öyle akşamdan sabaha devrim hali değildir ama bir fay hattının sürekliliğini anlatır. Asıl önemli olan ise, Mahir’in buradan çıkardığı ‘müdahale’ biçimidir. Yok, hemen ilk akla geldiği gibi, şiddet ya da barışçıl mücadele biçimlerinden söz etmiyorum burada; bir anlığına unutun onları. Sözünü ettiğim şey, onun ‘krizin bir parçası olma’ fikridir. Yani, krizi siz yaratamazsınız, o kudret kimsede yoktur zaten; ama krizin armutları pişirip ağzınıza düşürecek sıcaklığa ulaşmasını da beklemezsiniz. Burada anlatılan şey, krizin içine girerek onu derinleştirip fay hattını genişletirken, aynı zaman diliminde giderek artan sayıda insanın karşı tarafla olan aidiyet bağlarının zayıflaması ve belirli bir amacın etrafında yeniden şekillenmeye başlamasıdır. Bu, öncülük denilen şeyin de ‘inşası’dır bir yandan; yani siz üç kişi bir araya gelip kendinizi bir şey ilan edebilirsiniz ama o, daha derinlerde bir yerde karşılıklı güven duygusuyla inşa edilir ve kötü haber: Her gün yeniden sınanır.
Ha, Mahir, bu süreçteki mücadele yöntemleri arasında bir ilişki biçimi ortaya koyar ama siz isterseniz eğer, o yöntemler arasında başka bir ilişki kurun, beis yok! Yine de netice olarak, ‘parçası’ ve ‘derinleştiricisi’ olmadığınız bir krizin ‘çözümü’ de olamazsınız. Halı sahada kondisyonunuzu hazır tutarak da yapamazsınız bunu. Gezi zamanında ‘eski güzel abiler’in, ‘tabii, örgütsüz olunca…” diye başlayan laflarını çok dinlemiştik ya, o iş öyle Urfa’da Oxford varmış da biz kendimizi çayıra vurmuşuz gibi değil ki.

Yani, netice olarak, gülmeyelim komşumuza gelebilir başımıza! Ya da belki şöyle diyebiliriz: Nazar etme ne olur, çalış senin de olur! Zaten işte dananın kuyruğu da tam bu ‘çalışma’nın nasıl olacağı sorununda kopuyor ya. Armutlar saplı, üzümler çöplü ve biz de pek dertliyiz. Sokaklarda deli danalar gibi koşturup, başkasının değirmenine su taşımaktan korkuyoruz; biz bunu 1848’den beri defalarca yaptık çünkü ama öncülük de Gezi kalabalığına bakarak ‘Aktolgalı Beylerbeyi’ hayalleri kurmak değil. Sel suyunun en kötü huyu bu: Çamurlu ve kirli oluyor, çer çöp ne varsa hepsini önüne katıp sürüklüyor. E, insanın yanında da her daim mikroskop bulunmaz ki! Atlar yüzersin, gerisini de Orhan Veli söylüyor işte: “Ne duruyorsun be, at kendini denize / Geride bekleyenin varmış, aldırma / Görmüyor musun, her yanda hürriyet / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol / Git gidebildiğin yere…”
Ha, ‘balık’, ‘su’ filan beni bozar, ben sade ‘dümen’ olayım dersen, yemezler!

*Özgürlükçü Demokrasi gazetesinde yayımlanmıştır.