Makarayı geri sarmak ya da gerçeklikten kopma hâli – Deniz Adalı

Şimdi, bugünlerde, Türkçülük, Türk-İslam sentezi, İslamcılık, Osmanlıcılık kavramlarını daha sık duyuyoruz. Sanki, tarih geriye sarılmış gibidir. Film geri sarıldıkça, makara geri sarıldıkça, bu akımlar da yeniden, ama eski hâllerinden epeyce farklı olarak önümüze çıkmaktadır.

Evet, bir yanda Aya Sofya meselesi var, bir yanda Libya, bir yanda Suriye savaşları. Bir yanda Yunanistan ile Meis adası etrafında “it dalaşı” var, diğer yanda Azeri-Ermeni sınırında Ankara çeteleri ile savaş kundakçılığı var.

Dahası var: Bir yanda maske dağıtamayan bir Saray Rejimi var, diğer yandan ise Türkiye olarak “uçuşa geçtiğimizi” ilan eden bir siyasi lider var. Uçuşa geçtik ama kimse bunu görmüyor diye düşünmek, muhtemelen Ayasofya’yı “fethetme” girişiminin yarattığı “ruhsal hava”nın sonucudur. Ne de olsa Ayasofya kutsal bir yerdir ve onu “fetheden”in görünmez uçuşlar yapması bu kutsallığın sonuçlarından biri olmalıdır. Buna inanabiliriz. Ama bunun “buzdolabı” ile bağını kurmamız biraz zor olsa gerek. Kafası karışmış Reis’in. Öyle ya, madem uçuşa geçmişiz, Ayasofya etkisi ile de görünmez bir uçuş olmuş bu, hadi ağzını tutamayıp bu görünmez uçuşu da ilan ediyorsun, bari, uçuşu buzdolabı ile süsleme. Mesela SİHA’lardan söz et, ki damatlardan biri sevinsin ya da döviz kurları ile uçtuğumuzu söyle, ki diğer damat sevinsin. Uçuş sırasında “tarihî eser”lerin de uçtuğunu söyle, ki Bilal’e bir destek ver. Ama buzdolabı ve uçuş bağlantısı, olasıdır ki Vestel’in bir komplosudur.

Ayasofya’yı “fethetmenin” sarhoşluğu ile, yalan söyleme ihtiyacının garip bileşimi, işte böylesi “uçuş” hâlleri yaratmaktadır.

Bu “uçuş hâli” sadece Erdoğan’a ait değildir. Bu aslında tüm iktidar seçkinlerinin, Saray elitlerinin ortak ruh hâlidir. Her olayda, her vakitte yeni bir kişiliğe bürünmelerinin nedeni, kişilik parçalanması yaşamalarının nedeni, tükeniştir. Elitlerdeki “zevk ve sefa” ile, baskı ve şiddetin tırmandırılması, karanlık ve yalanın öne çıkarılması atbaşı gitmektedir. Tüm çöküş dönemleri böyledir. Egemenlerin yönetememe hâli, kendini bir tarz dışa vurmak zorundadır. Bizde, bugün tüm devlet seçkinlerinde ortaya çıkan bu çoklu kişilik hâli (bozukluğu), elbette bazı tarihsel ve toplumsal temellere sahiptir.

Bir yandan maske dağıtamayan bir Saray Rejimi, nasıl oluyor da, maske dağıtımı için ABD’ye uçak göndererek şov yapmaktadır? Maske dağıtamayan bir “lider”, kendisi “rezil” edildiği hâlde, nasıl olur da, bu oyuna katılabiliyor? Erdoğan, maskeyi bedava vermekten söz ediyordu. Satılmasını yasakladı. Ama ortaya çıkan “maskaralık”a da razı oldu. Ne için? Menzil tarikatı maskeden para kazansın diye mi, Erdoğan ailesi buradan %10 komisyon alsın diye mi? Akşamdan, “maske” dağıtan kahraman kimliğindekiler, gündüz maskeden ceplerini dolduran kişilere dönüşüyor.

Katar’da ülke topraklarını pazarlayan adam, telefonun bu ucunda Trump’ın tetikçisi, kapı arkasında İsrail yanlısı, sahnede nutuk atan Müslüman, Ayasofya’da fetihçi, Libya’da petrolcü, uluslararası tekeller karşısında bay %10.

Gün ağardığında işadamı, saat 10’da rantiyeci çakal, öğlen saatinde Osmanlıcı, öğleden sonra Amerikan yaveri, ikindi saatinde yerli ve millici, akşam üzeri din tüccarı, yatsıdan önce harem hovardası, gece yatarken tövbekâr Müslüman.

Güne başlarken Batıcı, öğlen yerli ve millici, akşam saatinde İslamcı destekçisi.

Ofisinde Türk-İslam sentezci, yerlici ve millici, komuta sırasında NATO emireri, siyaset konuşurken Saray’a küfürler düzen cumhuriyetçi, şirketinin muhasebesine bakarken Saray yanlısı, ekranlarda Erdoğan yanlısı, dost sohbetlerinde “gitse de kurtulsak”çı, Erdoğan’ın huzurunda el pençe divan, Erdoğan’ın arkasında iflah olmaz bir küfürbaz.

Günde beş vakit yalancı, 365 gün şakşakçı, her ibadetinde yağcı.

Akşam yemeğinde cumhuriyetçi, sabah selâmlığında Osmanlıcı, Hakkari’de Kürt düşmanı katliamcı, TV ekranlarında “Kürt kardeşim” dizelerini güzelleyen edebiyatçı.

Namı ulusalcı, işi yağmacı, rantçı ve savaş kundakçısı.

Her ciddi konuda Saray destekçisi, her boş konuda Erdoğan karşıtı.

Güneşin altında Saray’a övgüler, gece karanlığında sövgüler dizen adem.

Amerikan şemsiyesi altında Suriye’de işgalci, Libya’da fırsatçı, Putin’in karşısında süt dökmüş kedi, arkasında Azeri-Ermeni savaşının kundakçısı.

Akşam yatarken bir fani adem, sabah kalktığında SultanHamit, öğlen yemeğinde yerli ve milli, öğleden sonra ülkesini satan emlakçı.

Ve en önemlisi, bu değişik karakterler, her vakit ve her olayda farklı kişilikler, tüm iktidar elitlerine özgü olmakla kalmıyor, aynı zamanda, “normal” karşılanıyor. Kimse, bu içinden geçilen tarihsel koşullarda, iktidar elitlerinde “bel kemiği” aramıyor. Amerikalı ise, en çok, belkemiği hiç olmayanı seviyor.

Osmanlı’nın çözülüş yıllarına dönmeliyiz.

Osmanlı’nın çözülüşü dediğimizde, çok eskiye gitmemiz gerekir. Zira Kanuni bir zirve idiyse, aslında feodalizmin kapitalizme dönüştüğü bir dünya içinde feodal Osmanlı hanedanının zirvesi idi. Yani, Osmanlı’da “muhteşem yüzyıl” yaşanırken, gerçekte Osmanlı çöküşe girmişti. Dünyada, kapitalizm boy vermekteydi.

Ama biz bu yıllarda başlayan çözülüşe değil, 1800’lerdekine bakmak istiyoruz. Oraya dönmemiz gerekiyor. Olayları anlamak için, bir miktar olsun bu tarihe bakmalıyız.

Osmanlı’nın son yılları ile TC devletinin kuruluşu arasındaki dönemde, üç akım ortaya çıkıyor. Her biri, devleti korumayı hedefleyen bu üç akım; Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük’tür. Tarihsel sırası da böyledir. Akçuralı Yusuf’un, “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi de aslında, devletin, bu üç akımı kullanması üzerine kuruludur.

Bu üç akım, tarihsel sırası itibari ile “devletçi” geleneğin ne derece güçlü olduğunu da göstermektedir. 1850’lerde, artık, “ulus devlet” denilen şey zirve yapmakta idi. Osmanlı, her açıdan çözülmeye başlamıştı. Gaza ve ganimete dayalı genişleme siyaseti, devasa imparatorluk için, aslında 1500’lerde bile son noktasına gelmişti. Ama zirvedekiler, “muhteşem yüzyıl” yaşamayı sürdürdüler ve gaza ve ganimet savaşının ulaştığı fiziksel sınırları nedeni ile bile olsa sürdürülemez olduğunu göremediler. Böyle olunca, Osmanlı ordusu, içeride yağmacıya dönüştü. En çok Viyana savaşının dönüş yolunda, eli boş dönerken, Balkanlar’ı yağmalamakla işe başladı.

Osmanlıcılık, imparatorluğu, “ulus devlet” eğilimine uygun olarak modernleştirmeyi hedefliyordu. Osmanlıcılık, bu devlete gereken “ulus” ya da “millet”i, Osmanlıcılık adı altında yaratma girişimi idi. Osman soyu için bunun ne kadar önemli olduğu ayrı bir konu. Ama Osmanlıcık akımının ömrü uzun olmadı.

Osmanlıcılık, imparatorluğun değişik din ve milletlerden oluşuyor olması nedeni ile, bir “bağlayıcı” kimlik, bir “üst kimlik” olarak düşünülüyordu. İçinde farklı dinler, Müslüman, Hıristiyan vb. de vardı, değişik kimlikler de vardı. Zira Osmanlı da öyle bir imparatorluk idi. Zorunlu din değiştirme politikaları, Yavuz başta olmak üzere içerideki katliamları olsa da, nihayetinde 1800’lerin başında Osmanlı, farklı dinlerden, farklı halklardan insanları imparatorluk sınırları içinde tutmaktaydı.

Elbette bu dönem, Osmanlı’nın bölüşüm meselesinin Batılı güçlerce masaya yatırıldığı dönemlerdir. 1800’lere gelindiğinde, Osmanlı ekonomisi çoktan çökme aşamasına gelmişti. Sadece, o dönemler, Osmanlı, bugünkü Türkiye gibi bir sömürge değildi. Sömürgeleşme sürecinde idi diyebiliriz. Ama bu iki durum arasında farklılıklar var. Osmanlı, teorik olarak sömürge hâline gelmekten kurtulma olanağına sahip idi, TC devleti ise artık bir sömürgedir, sömürgeler, ancak sosyalist bir başkaldırı ile bağımsız hâle gelebilirler.

Osmanlıcılık, bir yandan, sömürgeci güçlerin taleplerinin bir bölümü ile de çakışan bir “reform”lar anlamına da gelmekte idi. Ama Osmanlıcılık, gerçekte, Osmanlı devletinin ayakta tutulmasını içeriyordu. Elbette biraz geç kalmışlardı. Kapitalistleşme çok hızla yol almıştı ve Osmanlı “muhteşem yüzyıl”ını yaşarken, Batı’da, sanayi devriminin temelleri atılıyordu. Bu dinamikten yoksun olarak Osmanlı, Batı’nın taklidine eğilimli idi.

Osmanlıcılık, imparatorluğun Batı bölümlerinde, Balkanlar’da ortaya çıkan kayıplarından sonra, anlamını hızla yitirmeye başladı. Zira, çok dinlilik için meseleye bakılırsa, Balkanlar, ağırlıklı Hıristiyan nüfusun kaybı demek idi. Geriye, Ermeniler ve Rumlar kalmakta idi. Zaten uzun dönemdir Anadolu’da, Karadeniz’de din değiştirme süreçleri işlemekteydi.

İşte Balkanlar’ın kaybının ardından, Osmanlıcılık ile devleti kurtarma artık olanaklı olmaktan çıkıyordu. Hem bu arada, emperyalist güçlerin Osmanlı hasta adamını paylaşma planları da ilerliyordu.

Osmanlı devletini korumak için, bu kez birleştirici kimlik, “İslamcılık” olarak ortaya çıkmaya başladı. Abdülhamid, bu dönemin simge ismidir. Kendisinin ne kadar İslamcı olduğu ayrı bir konu. Ama İslam’ı kullanmak onun döneminde kök saldı. Osmanlıcılık, daha çok devlete bağlı “aydın”ların veya bazı önemli kadroların fikrî savunusu iken, mesela Selim buna destek veren bir padişah idi, İslamcılık ise “daha Saray”dan gelen bir akım oldu. Balkanlar’ı kaybeden Osmanlı, içerideki Rum, Ermeni, Süryani vb. Hıristiyanları önemsiz saymaya başladı. İslamcılık, işte tam da bu noktada öne çıkarken, Yahudi sermayesinin de Saray’a yaklaşmasına olanak tanıdı.

Galiba bugün de böyledir: Ne zaman İslamcılık öne çıkıyorsa, o aynı dönemde İsrail’in ülkedeki ticari vb. etkinliği artmaktadır. Erbakan döneminde de, AK Parti döneminde de İsrail’e verilen ihaleler artmıştır.

Konumuza dönersek, İslamcılık, elbette daha despotik idi. Çünkü, imparatorluk Balkanlar’ı kaybediyordu ve bu kaybı durdurmak için, Abdülhamid despotizmi, içeride baskı zorunlu idi. Ayrıca “İslamcılık”, hilafet vb. gibi yetkilerin de kullanılmasını gerektiriyordu. İslamcılık, tıpkı Osmanlıcılık gibi “devletin savunması” üzerine kurulu idi. Ama İslamcılık, daha açık bir savunma stratejisinin ya da aynı anlama gelmek üzere çöküş ve sömürgeleşme sürecinin daha ileri aşamasının ifadesidir. Zira, İslamcılık, Mısır başta olmak üzere İslam coğrafyasında, imparatorluktan kopuşların başladığı döneme denk düşmektedir. Balkanlar’ın kopuşu gerçekleştikten sonra, İslam coğrafyasındaki kopuşları önlemek için, “İslamcılık” devreye sokulmuştur. Bu durumda, Abdülhamid’in daha çok İslamcı görünmesi zorunludur. Bu ise, içeride, Müslüman olmayan halklara karşı daha özel bir baskı anlamına kendiliğinden gelmektedir.

Osmanlıcılıkta, imparatorluk, çok dinli ve çok milletli bir devlet olarak düşünülmekte idi. Abdülhamid döneminde, İslamcılık ile birlikte, tek dinli çok milletli bir imparatorluk arayışı vardır.

Demek ki, sömürgeleşme sürecinde imparatorlukta, bir tarihsel sıra ile ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük (Üç Tarz-ı Siyaset’teki üçlü) akımlarının her yeni ortaya çıkanı daha despotiktir. Bu akımların, devleti kurtarma refleksi ile bağının da sonucudur.

Bu baskının çözüm olmadığının en büyük kanıtı ise Abdülhamid döneminin bizzat kendisidir. Meşrutiyet, Abdülhamid’in isteyerek yaptığı bir şey midir? Değil ise, ünlü “istibdat” döneminin işe yaramadığının somut kanıtı değil midir?

Mısır dahil, Orta Asya ve Afrika toprakları, Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalar, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmayı başardıktan sonra, Osmanlı devletini ayakta tutmak için, artık, İslamcılık da çok işe yaramaz duruma düştü. Halife Osmanlı’dadır ama halifeyi dinleyen yok. Bu durumda İslamcılığın sonuna gelinmiş mi oldu? Bir anlamda evet, ama sadece bir anlamda.

Türkçülük, Osmanlı’dan arda kalan topraklarda, emperyalizme bağımlı bir sömürge ülkeye razı olmak demektir. Geride kalan topraklarda, “Türk unsurunun hakim kılınmasına” diye hükmeden Wilson Prensipleri, tam da bunu ifade eder. Soykırım, bu açıdan, Osmanlı’nın hem İslamcı, hem de Türkçü akımlarının ürünüdür.

Türkçülük, İslamcılık gibi despotik olmak zorundadır. Sömürgeleşmekte olan bir ülkeyi, “kurtuluş savaşı” dediğimiz anti-emperyalist savaş süreci içinde kontrol altına almak, egemen sınıfların ve onların efendisi olan emperyalist babalarının temel işidir ve bu baskısız olmaz. Bu nedenle, katliamlar birbirini izlemiştir. 1900’lerin başından sonra hızlanmış bu katliamlar, aslında, “devlete bir millet yaratmak” diye Ziya Gökalp’in satırlarına yansıyan politikanın ürünüdür.

Şimdi, bugünlerde, Türkçülük, Türk-İslam sentezi, İslamcılık, Osmanlıcılık kavramlarını daha sık duyuyoruz.

Sanki, tarih geriye sarılmış gibidir. Film geri sarıldıkça, makara geri sarıldıkça, bu akımlar da yeniden, ama eski hâllerinden epeyce farklı olarak önümüze çıkmaktadır.

Türkçülük, tüm dünyanın Türk ırkından ürediği, tüm dillerin Türkçeden geldiği gibi gülünç iddalara kadar vardırılmıştı. Düşmanlarına meydan okuyan Türk tüm dünyaya bedel iken, aslında dünyada da Türk’ten gayrı ırk olmadığını ifade etmekteydiler. Türk, aslında yine Türk’e bedel olmaktadır. Tüm diller Türkçeden üremişti ama yine de yabancı dil öğrenmemiz gerekiyordu.

“Bu devlet için bir ulus yaratmak” üzere biçilen elbise, hep olağanüstü hâl dönemleri ile yaşamak demek oldu. Başkası da pek mümkün değildir.

Bir yandan sömürgeleşirken, diğer yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” gibi abartılar üretiliyordu. Geniş bir coğrafyada egemen olan Osmanlı yerine, oradan kalan topraklarda, daha çok da Ekim Devrimi sayesinde, kurulan bir devlet, dünyaya bedel bireylere sahip oluyordu. Ekim Devrimi’nin yardımları ile emperyalist işgale karşı savaşmış bir ülkenin devleti, “anti-komünist” mücadeleyi ve emperyalist güçlere ileri bir karakol olmayı varlığının temeli hâline getiriyordu. Halklar mozaiği olan bir coğrafyada, halkların inkârına dayanmayı varlık temeli varsayan bir sömürge devlet organize edilmişti.

Osmanlı’nın son dönemlerinde gerçeği gizlemek, iktidar seçkinlerinin temel yaklaşımı idi. Gerçeği örterek iş yapıyorlardı. Gerçekliği biliyorlardı, ama gizlemeyi seçerek ayakta duruyorlardı.

Cumhuriyetin bugünkü döneminde, Saray Rejimi’nin elitleri, gerçeklikten tümden kopmuşlardır. Gerçeklikten kopma hâli, TC devletinin çözülüş hâlinin yansımasıdır.

TC devletinin Türkçülüğünün, İslamcılığı tekrar bulması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşir. Sovyetler’in faşizmi yenmesi ve Avrupa’dan esen “demokrasi” rüzgârları, emperyalist dünyanın “komünizme karşı” kenetlenmesi ile karşılandı. Emperyalist dünya, ABD hegemonyası altında örgütlenmeye başladı. Türkiye, bu noktadan sonra, Sovyetler’e karşı ileri karakol özelliğini daha da artırdı. ABD, siyasal olarak TC devletini sömürgesi, kendi uzantısı olarak örgütledi. Bu Batı’nın ortak onayı ile gerçekleşti. Ekonomik olarak AB’ye, siyasal olarak ABD’ye bağlı bir Türkiye, 7 kocalı hürmüz gibi kontrol altına alınmıştı. NATO mekanizmaları, tüm sistemin odağına oturtuldu. Bu durum, daha kanlı, daha baskıcı bir süreci örgütlemek üzere, 1970 sonrasında daha da netlik kazandı.

1950’li yıllarda, Türkçülük ile kenara itilmiş olan İslamcılık, yeniden ortaya çıkmaya başladı. Gerçekte, Türkçülük, İslamcılık karşıtı bir konumda hiç olmadı. Sadece, dünya konjonktürüne göre İslam’ın kullanılması söz konusu oldu.

Ama TC devleti içinde her zaman, efendileri tarafından kendisi değil de bir başkası seçildiği için rahatsız olan ve bunu kişisel tepkilerle dışa vuran “unelected” seçkinler var olmuştur. Bunların arasındaki sürtüşmeler, gerçekte, zaman zaman ağır intikam hamleleri boyutlarına da varmıştır. Ama ne zaman? Ancak NATO mekanizması bunu istediği zaman. Yani TC devlet elitleri, hiçbir zaman cesur olmamışlardır. Halka karşı zorbalıkta, efendilerinin emirlerini uygulamada cesur, ama onun dışında hep emireri olarak tutum almışlardır. Aynı anlama gelmek üzere, hiçbir zaman kişilikleri olmamıştır.

Bu durumu, Balyoz vb. operasyonlar sırasında çok net görebiliyoruz. ABD emri ile başlatılan tasfiyeye karşı, tek bir direniş olmamıştır. Yarın da Erdoğan ve onunla iş tutan İslamcılar tasfiye edileceklerinde, aynı tutumu alacakları kesindir. ABD emperyalizmi, kişilik sahibi olanları sevmez. Osmanlı’nın sonunda, henüz sömürgeleşmemiş olduğu için, kişilik sahibi tipolojiler vardır. Bunların iyi şeyler yaptıkları anlamında değil, ama efendilerinin sözlerini, yeri geldiğinde dinlemedikleri anlamında. Cumhuriyetin bugününde, böyle bir durum yoktur.

NATO, kişiliği dümdüz etme mekanizmasıdır. Batı’ya hayranlık ile bu dümdüz etme mekanizması arasında da bağ vardır.

1950’lerden sonra başlayan yeni süreç, ABD hegemonyası altında, ortaklaşa sömürge olarak örgütlenen Türkiye, Sovyetler’e karşı geliştirilen “yeşil kuşak” projesinin parçası oldu. 1960’larda bu proje geliştirildi ve 1970 ve hele 1980 sonrasında tam olarak Türkiye sahasında kendini gösterdi.

Türkeş’in Türk-İslam sentezi, aslında, faşist çete örgütlenmelerinin de ideolojik temelini oluşturmaktaydı.

Sovyetler çözüldükten sonra, Türkçülük öne çıktı ve aynı hızla, hiçbir içeriğe sahip olmadığı da anlaşıldı. Kolpacılık, bu toprakların egemenlerinin kişiliklerinin bir parçasıdır. Atıp tutmayı, kahraman edaları ile dolaşmayı, mafyatik-çeteci bıçkınlıkla davranmayı çok severler. Bu hem imparatorluktan sömürgeye dönüşmenin yarasıdır, hem de ABD’li efendilerinin kullanmayı çok sevdikleri bir “kültürel” yöndür.

Türkî cumhuriyetler, birkaç yılda, Türk devleti adına gelenleri kovmakla kalmadılar, aralarındaki bağları da minimize ettiler. Bir Azerbaycan hariç. Şimdi TC devleti, Azerbaycan üzerinden Türk dünyasını yönetebilir miyim diye planlar kurmaktadır. Birçok uzman, bu Azeri-Türkiye ilişkilerinin aslında Rusya’nın Türkiye’yi kontrol etmesine yardımcı olduğunu söylemektedir. Ardından, daha koyu bir İslamcılık ortaya çıkmaya başladı. Ne zaman ABD İslam’a gerek duydu, Türkiye’de İslamcılık, ne zaman Türkçülüğe gerek duydu, Türkiye’de Türkçülük öne çıkmıştır. Zaten bu durumun kendisi bir “kişilik bozukluğu” yaratıyordur.

ABD, Ortadoğu’da eski Yeşil Kuşak projesindeki İslamcı çeteleri kullanmaya karar verdiğinde, TC devletinin İslamcı tarikatlarla, İslamcı örgütlerle ilişkileri gelişti. İhvan, yani Müslüman Kardeşler örgütünün bir uzantısı olarak AK Parti iktidarı organize edildi. ABD örgütlenmesinin önemli bir ayağı olan Gülen cemaati, tam kadro bu projenin içinde yer aldı ve adına, Graham Fuller “Yeni Türkiye” dedi.

Sivas katliamından IŞİD çeteleri ile Suriye’de iş tutmaya giden süreç böyledir.

Ama kızışan ve artık su üstüne çıkan emperyalist paylaşım savaşımı (ABD, İngiltere, Almanya, Japonya ve Fransa başta olmak üzere emperyalist güçler arasında dünyanın yeniden paylaşımı savaşımı) Türkiye’nin içinde de kendi uzantılarını örgütlüyor. Bu nedenle ne yekpare Türkçüsü var, ne yekpare İslamcısı var. Eğer yekpare bir şey aranıyorsa, yekpare hırsızı var, yekpare yağmacısı var, yekpare savaş kundakçısı var, yekpare katliamcısı var.

Başka bir ifade ile söyleyecek olursak, artık AK Parti içinde de, CHP içinde de, devletin her kurumunda da, MHP’de de, İslamcıların içinde de, tarikatlarda da, Türkçülerin içinde de, bu beş emperyalist gücün uzantıları var. Hatta dahası, sabah İslamcı olmak fayda getiriyorsa hepsi İslamcı, öğlen Atatürkçü olmaları gerekiyorsa hepsi Atatürkçüdür. Salonda Putin dostu olmaları gerekiyorsa Putin dostu, avluda İngiliz dostu, tuvalette İsrail dostu, balkonda Fransız dostu, ama yatak odasında Amerikan dostu olurlar. Ama yekpare olarak hepsi rantçıdır, hepsi katliamcıdır, hepsi hırsızdır, hepsi savaş kundakçısı, hepsi efendilerinin hizmetkârlarıdır. Eee, bu kadar belkemiği de bunlar için yeterlidir.

Bugünlerde, Ortadoğu’daki gelişmeler, Türk-İslam sentezinde değişikliklere yol açmış görünüyor.

İçeride “yerli ve milli”, aslında Türk-İslam sentezinden geri çekilmek demektir. Tükenişin ifadesidir. İçeride kullanmadıkları hiçbir şey kalmadı ve hepsi tükenmektedir. Dışarıda ise “İslam” daha fazla öne çıkmaktadır.

Kürtlere “İslam kardeşliği” elbisesi altında Türkçülük yeniden dayatılmaktadır. Doğrusu bunu hazır lokma olarak kapmaya hevesli Kürtler de vardır. İslam kardeşliği, bilinmez düşmanlara karşı ortak savaş talebinin de temelidir. İster “ortak düşmana karşı” savaş talebi olsun, ister bir “İslam ümmeti” altında Türk unsurunun egemenliğine razı etmek olarak olsun, bu yaklaşımlar, nispeten yeni sayılabilir.

Suriye ve Libya sahasında, savaşı kışkırtmak için girişilen oyunun bir yönü, elbette Saray Rejimi’nin devamı isteğidir. Hatta Erdoğan, çok istediği Saray Rejimi’ni de bırakarak iktidarda kalmaya razı bile olacak gibidir. Ama bu savaş naralarının, biraz da Osmanlıcılık hayalleri ile beslenmekte olduğu açık değil mi?

Makara tersine sarıldıkça, Osmanlıcılık yeniden öne çıkıyor. Fakat bu kez Osmanlıcılık “reformlar” içermiyor. Bu kez Osmanlıcılık, tersine adımlar içeriyor. Ayasofya, Libya, Suriye, Meis adası etrafındaki olaylar, Azerbaycan-Ermenistan sınırındaki komplolar, ABD adına tetikçiliğin ileri düzeye taşınması demek oluyor. Bunu Osmanlıcılık ile beslemek, savaşçı politikalar için uygun bulunuyor olmalı.

Böylece, her birinden bir parça ile, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük sık sık yer değiştiriyor. Kürtlere, İslam kardeşliği önerildiğinde, ardından, Osmanlı milletler topluluğu için sayfalar açılıyor. Büyük oynayan Türkiye izlenimi veriliyor. Maske dağıtamayan, ama uçan Türkiye. Belki siz görmüyorsunuz ama, bu sizin biraz da kör olmanızdan, çünkü çok da Kürtçü olmuşsunuz. Allah yolundan çıkmışsınız. Biz Malazgirt’e geldiğimizde Türk ve Kürt kardeşliğini, allahın emri ile yerine getirmedik mi?

Oysa olay açık ve nettir. TC devleti çözülmektedir.

TC devleti, dünden gelen “ortaklaşa sömürge”, emperyalist güçler arasındaki paylaşım savaşımında paylaşılmak üzere masadadır. TC devleti, Saray Rejimi eli ile tüm gücü ile ABD adına tetikçilik yapmaya karar vermiştir. Erdoğan, bu yolla, kendi geleceğinin peşindedir. ABD, tüm bölgede TC devletini bir savaş kundakçısı, bir tetikçi olarak kullanmaktadır. Tüm bu süreçler, başka süreçlerle de birleşerek, içeride TC devletinin yönetememe sorununu oluşturmaktadır.

Tüm bölgeyi saran bu paylaşım savaşımında oyuncu olmak, oyuncu olana bir şey kazandırmaz. Tersine, tüm bölgeyi saracak olan devrimci sosyalizm için savaşçı olmak gereklidir. Evet, devrimci sosyalizm için savaşmak, bugün bölgemizde, kolay zafer arayanların seçeneği değildir. Bahisçilerin yatırım yapacağı bir seçenek gibi de görünmemektedir. Ama, biz kumarbaz değiliz, biz insanız, devrimciyiz. Gerçek budur; bu topraklarda savaşı, kanı, baskıyı ve zulmü yok edecek tek şey, tüm bölgeyi saracak olan sosyalist devrimdir. Tek seçenek budur.

Kaynak: Özgür bir dünya için Kaldıraç / Eylül 2020 / Sayı 230 

https://kaldirac.org/makarayi-geri-sarmak-ya-da-gerceklikten-kopma-hali/