Katılımcılık aracı olarak yarışMA: Taksim Yarışması üzerinden İBB’nin yerel yönetim politika araçlarına ilişkin bir tartışma – Gül Köksal – Ekin Sarıca – Burcu Yanar

Atatürk Kültür Merkezi’nin çatısından Taksim Meydanı, 2 Haziran 2013. Fotoğraf: Monique Jaques
Kent hakkı kolektif bir haksa, kent mekânının ne şekilde ve kimin ihtiyaçları doğrultusunda biçimleneceği yarışmayla belirlenemeyecek, yarışma sınırları içine hapsedilemeyecek, alelacele icra edilemeyecek, rekabetçi bir yoldan çok, kolektif bir aklın ürünü olması gereken politik bir öneme sahiptir.

Bizler kent hakkı, mekân üretimi, yerel yönetim gibi konular üzerine düzenli tartışmalar yürüten plancı, mimar ve mühendislerden oluşan bir grubun parçasıyız. Tartışmalarımız İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ile emek-meslek örgütleri ve kent muhalefetinin kentsel mekân üretimindeki rolleri ve faaliyetlerine odaklanıyor. Bu başlıklar çerçevesinde; İstanbul’da yerel yönetimin kentsel mekâna müdahaleye dair katılımcılık şiarı taşıyan yol ve yöntemlerini, söylem ve icra biçimlerini, bu yolda kurumsallaşmasını, kadrolarının politik geçmişinin bu sürece etkisini ve merkezi yönetim baskısını Türkiye’nin siyasi atmosferi bağlamında gözlemlerken açık eleştirel tartışma ortamı potansiyellerini çoğaltmayı umuyoruz. Diğer yandan kentsel mekânın oluşumuna dair fikir üreten, politik bir söylemi olan meslek örgütlerini, tasarımla uğraşan meslektaşlarımızı ve genel olarak emek, demokrasi örgütleri ile kentsel toplumsal muhalefetin tutumu, yapma biçimleri ve dönüştürücü çabalarını da irdeliyoruz. Böylesi geniş kapsamlı ve aslında iç içe geçen süreçleri teorik bağlamı ve praksisi ile bütünlüklü bir biçimde değerlendirmeyi uzun soluklu bir süreç olarak görerek tartışmalarımızın ilk ara kesitini bu metinle ortaya koymaya karar verdik. Bu açıdan bir yandan tartışmaya devam ederken bir yandan da yeni tartışma kanalları açmayı arzu ediyoruz.

Bu ilk metnimizin merkezinde güncel bir tartışma konusu olan yarışmalar yer alıyor. Hareket noktamız her ne kadar İBB’nin 2020 Ocak ayından itibaren peş peşe açtığı ve hızla sonuçlandırdığı yarışmalardan birisi olan Taksim Kentsel Tasarım Yarışması olsa da, toplumsal ölçekte neredeyse tartışmasız kabul gören yarışmaların kendisinin de tartışılması gereken çok yönü olduğunu görüyoruz. Diğer yandan 19 Ekim 2020 tarihinde halk oylamasına sunulan Taksim Kentsel Tasarım Yarışması’nın, yukarıda geçen tüm başlıkları doğrudan kesen ve tüm bunları görünür kılan bir yerel yönetim faaliyeti olduğunu düşünüyoruz. Çeşitli basın organlarında ve sosyal medyada izlenebilen eleştirel tartışmalar ve paylaşımlar mevzunun önemli problemler barındırdığını da gösteriyor. Söz konusu paylaşımların bir kısmının bugüne dek neredeyse hiç açık olarak konuşulmayan konulara ışık tutma, bir tür ezber bozma potansiyeli taşıyor olmasını da önemli buluyoruz. Bu tür mesleki ve genel eleştirel tartışmaların bundan sonraki yerel yönetim politikalarını beslemesi için de artmasını umuyoruz.

Kentsel mekânı iyileştirmek için tartışmaya açık çağrı

2019 yılındaki yerel seçimler İstanbul’da yıllar sonra iktidarın el değiştirmesine neden oldu. İBB’nin bu tarihten önceki bir çeyrek asra dayanan ideolojik, politik işleyişine seçim yoluyla bir nokta konulmuş olması demokrasi ve demokratik kent yönetimi adına önemli bir gelişmeydi. Bugüne kadarki siyasal İslam’a dayalı ve kenti kamu yararı yerine özel bir şirket gibi yöneten ve bu yolla hegemonik bir güç kurarak iktidarını perçinleyen bir idari anlayışın dönüşümü adına da umut verici bir adım gerçekleşti. Seçim sürecinin kendisi farklı bir yerel yönetim anlayışının tartışmaya açılması adına da önemliydi. Yurttaşlar olarak bir çeyrek asır sonra oy verdiğimiz bir yerel yönetimin hesap verebilir, şeffaf, katılımcı vb. politik iddiaları gündeme taşıması ihtimalinden dolayı umutlandık. Seçim sonuçlarının ardından yerel yönetim bünyesinde oluşturulan yeni kadrolarda kent savunucularının, meslek örgütü içinde aktif olarak görev almış kişilerin, dolayısı ile meslek, emek ve taban örgütlenmelerine ilişkin siyasal birikimi olanların yer almasını, sadece İstanbul için değil, Türkiye’nin siyasi konjonktürü açısından da kayda değer bir durum olarak değerlendirdik.

Yerel yönetimin bir yılı aşkın bir süredir yönetimde olması bizleri geçen bu zaman dilimindeki söylem ve eylem arasındaki ilişkiyi tartışmaya, üzerine düşünmeye itti. İBB’nin bir yıllık çalışmalarını bir yandan üretimleri üzerinden izlerken, bir yandan da kentliler olarak deneyimlemiş olduk.[1] Eleştirel bir bakışla gözlemlediğimiz yeni yönetim döneminde bu süreç içinde icra edilen eylemlerde şunlar dikkatimizi çekti: Kadroların sürekli değişimi, karar verici pozisyonlara ilk atamalardan sonra eski şirket yöneticilerinin getirilmesi, kendi içinde türlü çelişkiler barındıran, dönüşümsel bir karşılığı olmayan ve kimi kez salt reklama dayanan popülist uygulamalar, çeşitli idari davalara konu olan alanlarda projeler, süregelen planlama çalışmalarıyla ve siyasi söylemlerle ilgisi kurulamayan, iddia ettiği katılımcı süreçlerle yöntemsel olarak bağdaşmayan yarışmalar vd. Bunların bir kısmının yukarıda tarif ettiğimiz bir çeyrek asra dayanan yönetim değişiminin bugüne taşıdığı zorluklar olabileceğinin farkındayız. Ancak diğer yandan bilhassa kadrolardaki değişimlerden dolayı topluma yansıyan politik bir tutum farkı olabileceğini umduğumuz için İstanbul’un geleceğine dair bir kaygı da taşıyoruz. Bunların yanı sıra katılımcılık politikasının bir parçası olarak görülen ancak yurttaşlarla hangi koşullarda eşit olarak masaya oturduğu şaibeli olan sermayedarlarla yapılan paydaşlık toplantılarını ise, en basit tabiriyle politik ilkesellik açısından ciddi bir sorun olarak okuyoruz. Paydaşlık ile ilgili bu yaklaşım biçiminin, bundan önceki yerel yönetimlerle özde bir farklılık göstermediğini düşünüyoruz. Önceki yönetimlerin kurduğu siyasi veya ekonomik ilişkilerin sürekliliğini sağlayan söylemlerin, yerel yönetime aday olunurken ifade edilen görüşlerle bağdaşmadığının açık bir şekilde tartışılacağı ortamlara ihtiyaç duyuyoruz.

Bu bağlamda bir yıldır bir şekilde ilk elden hazır formüllere başvuran, yenilikçi, dönüştürücü ve eleştiriye samimiyetle açık olmayan, hatta bazı konumlardaki kişilerin açık eleştirilere “başka yol yok, olsaydı yapardık” gibi kestirmeci söylemlerle karşılık vermesini üzüntüyle izliyoruz. Bunların sözde demokratik ancak özde hepimizin yıllardır maruz kaldığımız uygulamalardan pek de farklı olmadığını söylememiz gerekiyor. Oysaki ilk günden itibaren beklentimiz yeni yerel yönetime karşı duyulan toplumsal beklentilerin ve önceliği kamu yararı olduğu iddia edilen politikaların popülizme kurban gitmemesi. Ayrıca bazı konumlardaki sosyal medya takibi yüksek, popüler yöneticilerin veya karar vericilerin üstten, had bildiren, kimi zaman eril, tartışmaya kapalı, “biz yaptık ne güzel oldu, daha güzeli varsa söyleyin” tutumunu da bir kamu görevi etiğine uymayacak nitelikte son derece sağlıksız ve yakışıksız buluyoruz.

Bu çerçevede İBB yönetiminin çalışmalarını ve bu çalışmaların karar vericilerinin tutumlarını bütünsel olarak değerlendirdiğimizde, tartışmaya açılması gereken pek çok konu olduğunu düşünüyoruz. Bunlar elbette sadece İBB bünyesiyle de sınırlı değil. Yukarıda ifade ettiğimiz meslek örgütlerinde yönetici konumda olan kişilerden, kentsel toplumsal muhalefetin öznesi olan kişilerin veya akademisyenlerin çalışan, danışman ve yürütücü olarak İBB içinde kurdukları organik ilişkilerin de dikkatle ele alınması gerekiyor. Tüm bunların ışığında son günlerde hız kesmeden ilan edilen ve küresel salgına rağmen bir süre ötelenerek sonuçlandırılan, “İstanbul Senin” sloganıyla ortaya konulan yarışmaları tartışmaya açmak istedik. Zira yarışma tercihi ve yöntemlerinin yeni dönemin kentsel yönetim anlayışının somut bir kesitini sunduğunu gözlemliyor ve tartışmaya bu noktadan başlamanın önemli olduğunu düşünüyoruz.

Tartışmasız olumlanan yarışma mekanizmasına dair

Takip ettiğimiz kadarıyla yarışmalar üzerine yapılan söylemlerdeki ağırlıklı yaklaşım, yarışmaların kendisini pas geçerek yarışma sonuçları ve işleyiş eksikleri üzerine odaklanıyor. Tartışmalar kamusal alanların geleceğine dair proje elde etmenin ilk adımının yarışmalar olduğu ön kabulünü barındırıyor.[2] Özellikle meslek örgütleri başta olmak üzere yarışmaların bu denli tartışmasız kabulünü içinde yaşadığımız politik-ekonomik sürecin bir yansıması olarak okuyoruz. Yarışmalara yönelik bu kadar net ve keskin bir ön kabulün insanlık tarihine oranla hiç de uzun olmayan bir tarihsel süreci var. Eric Hobsbawm ve Terence Ranger “Geleneğin İcadı”,  Eric Hobsbawm ise “Aşırılıklar Çağı” kitaplarında 19. yüzyılda ulus-devlet inşasını anlatırken rekabete dayalı yarışmaların toplum mühendisliğindeki etkisinden ayrıntılı olarak söz etmektedir. “İcat edilmiş gelenek” adı altında, “gerçekten inşa edilmiş ve formel düzlemde kurumsallaşmış olan gelenekleri olduğu kadar, kolayca izi sürülemeyecek bir şekilde kısa ve belirlenebilir bir zaman diliminde -belki de birkaç yılda- ortaya çıkmış olan ve büyük bir hızla yerleşmiş geleneklerden” de bahsederler.[3] Adı geçen kitaplarda müzik, edebiyat, güzellik, spor gibi farklı alanlardaki yarışmaların ulusal, bölgesel veya uluslararası ölçeklerde icra edilirken rekabetçi yaratıcılığın nasıl kızıştırıldığı, bu yolla kimi zaman ülke içi veya uluslararası ideolojik çatışmaların, kimi zaman ticari projelerin veya sömürgeciliğin üstünün nasıl örtüldüğü, ulus-devlet fikrinin toplumsal inşasının ne şekilde pekiştirildiği 18. yüzyıldan bugüne farklı ülkelerden örneklerle anlatılır. Bu yarışmalar arasında kentsel tasarıma yönelik olanlardan da şu şekilde söz edilir; “Büyük güçler kendi itibarlarını en görünür ve gösterişli tarzda sergilerlerken gelişmekte olan bu uluslararası rekabet başkentlerin büyük ölçekli yeniden inşasına da yansımıştır” ve Paris’ten Berlin’e Roma’ya, ulusal ihtişamı şovenist bir gösteriş ruhuyla yarıştıran örnekler sunulur.[4] Bu dönemin kapitalist modernite projesinin kentleri büyük ölçüde dönüştürdüğü, bir yandan da toplumsal eşitsizliklere karşın halk isyanlarının sürdüğü bir dönem olduğunu hatırlarsak yarışmalar yoluyla yaratılan auranın önemi daha da görünür olabilir. Artık kendisi bir meta olmuş kentin uluslararası piyasada rekabet unsuru haline gelmesi, tasarımcıların buna hizmet eden araçlara dönüşmesi de tarihsel olarak tartışılmalıdır. Bu süreci, mimar-plancı-mühendis gibi meslek insanlarının teknokratik gücü ve iktidar-sermaye birikiminin inşasındaki rollerini düşünerek ve zaman içinde kendilerinin de yıldızlaştırılarak meta değeri kazanmasıyla da ilişkili olarak okumak yararlı olacaktır. Bu dönemdeki yerel ve ulusal yönetim anlayışının bugüne ulaşan gelişim seyri de eşzamanlı incelenmesi gereken konulardır. Bunları ilerleyen zamanlarda tartışmaya açmak istediğimiz başlıklar olarak şimdilik burada sonlandırıyoruz.

Yarışmalar kurgulandığı kapitalist sistemin bir uzantısı olarak, hazırlık süreci ve hizmet ettiği sonuçlar itibariyle, demokratik bir yöntem olmaktan uzaktadır. Öncelikle her meslek insanının yarışmalara katılabilecek ekonomik vb. imkânları olduğu konusundaki bir ön kabul taşımaktadır. Yarışmalar her ne kadar “herkese açık” olarak düzenlense de sınıfsal bir tabakalanmanın olduğu toplumda meslek insanlarının eşit olmayan koşulları bunun gerçekleşebilmesinin önüne geçmektedir. Bu nedenle yarışmalara belli ayrıcalıklara sahip bir teknokrat zümre girebilir. Diğer yandan belli kişilerin fikirleri haricinde yarışmaya konu olan bölgenin sakinleri veya bu alan için mücadele edenler ya da alana dair farklı tahayyüllere sahip kentlilerin fikirleri çoğu kez yarışma ortamında doğrudan karşılık bulamaz. Dolayısıyla yarışmalar için sıkça ifade edilen “herkesin fikrini alma” iddiası gerçekliğini en başta yitirmektedir. Nitekim bu yazının detayda ele aldığı Taksim Kentsel Tasarım Yarışması’nın ön hazırlıkları da çok sınırlı bir zamanda ve ölçekte, alelacele ve oldubittiye getirilerek, ilgilendiği alanın niteliklerine uymayan, açıkçası ‘mış gibi yapan, göstermelik bir süreç olmuştur.

Meslek insanları arasında da kimi zaman tartışmalar yaratan yarışma süreçleri, zaman içerisinde “yarışmacı” meslek insanı profilleri oluşturmuştur. Esasen işveren ile işçi mimar-plancılar arasındaki sömürüye dayalı ilişkinin, kimi zaman gönüllü emek ya da ödenmeyen fazla mesai yoluyla “X Yarışması”na katılmak gibi “ulvi bir amaç” uğruna yeniden üretildiğine çokça şahit olduk. Meslek örgütünün emek sömürüsüne yeterince duyarlı olmadığı bir ortamda, mesleki örgütlülüğü zayıf mimarların-plancıların kendilerini göstermek için rekabete dayalı bir sisteme tabi olması da kaçınılmaz olmuştur. Yarışma projesini üreten mimari ekiplerin işleyişi pür sorunsuz bir şekilde yansıtılmaktadır. Halbuki piyasada kimi zaman kent suçu projelere imza atan, bir yandan da yarışmacı olan mimarlar, kazandıkları ünle çoğunlukla yeni mezunların emek-hayal gücünü sömürmektedirler. Sürecin sonunda yine yarışmacı mimarın, “ekip liderinin” söz hakkı olan bir durum oluşur. Sonuçları itibariyle verilen yoğun emeğin görünürlüğünün olmaması ve yarışmalarda genellikle ekip başı olan ofis sahibinin ün kazanması ise yarışmalara ilişkin başka bir probleme işaret etmektedir. Ekip içinde toplumsal cinsiyet eşitliği çoğu kez sağlanamaz. Ofislerdeki kadın meslektaşların ismi başa gelemez. Kent suçu işleyen mimarlar, plancılar yarışma jürilerinde boy gösterebilirler. Bu bağlamda yarışmalara katılan grupların kendi içlerindeki katılımcılık bile sorunludur.

Yarışma mekanizmasına dair

Mimar ve plancının bu ortamda öğrenmek zorunda kaldığı “yarışma dili birliği” de ayrı bir sorundur. “Yarışma dili”, “gösteri biçimleri” denilen şeyler zaman içinde özgün fikirlerden daha çok, belli temsil biçimlerini onaylayan, hatta meşrulaştıran kullanışlı bir araç haline gelmiştir. Artık jürileri etkileyen ve “satan” iyi “render”lar çıkaran projeler, üç aşağı beş yukarı birbirini andıran, dönemsel olarak popüler olan unsurları barındıran temsillere dönüşmüştür. Yeşil çatılar, saksıda ağaçlar, betonu, boşluğu doldurmak veya saklamak için uzatılmış gölgeler, fikri içeriği olmayan ancak etkileyici görseller oluştururlar. Taksim Yarışması’nda da betona boğulmuş bir kentin meydanının ağaçlarla örtülmesinin bununla bir ilgisi var mıdır diye tartışmalar yapılmaktadır.

İBB’nin katılımcılık aracı olarak kullandığı yarışmalar

Yarışmaları nereden okuduğumuzu ifade ettikten sonra şunu diyebiliriz; yerel yönetimler tarafından öne sürülen yarışma süreçlerinin kendisi herkesin katılımcı olduğu bir araç değil, kentsel mekân üretimi tartışmalarını belirli meslek çevreleri arasındaki dar alana hapseden, elitist ve sınırlı bir araçtır. Bu yol, kent planlama sürecinin kendisiyle üst ölçekte bir ilişki kurmaksızın kente dair parçacıl imajlar üretmenin popülist bir yolu olarak da ifade edilebilir.

İBB’nin Konkur İstanbul üzerinden açtığı yarışmalar meydanlara, kıyılara parçacıl olarak yaklaşmaktadır. Bağlamından koparılarak yarışmaya açılan ve adeta çevresinden bağımsız birer tasarım alanına dönüşen kent parçalarına yönelik bu müdahaleler, bütüncül bakış açısının göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu durum hayli ciddi başka sorunlar da doğurmaktadır. Yıllardır buna karşı çıkan meslek örgütleri, demokratik kitle örgütleri, meslek insanları, akademisyenler şimdi bu girişimlerin onarıcısı konumunda yarışmalara üye yollamakta, katılım göstermekte veya bu duruma seyirci kalmaktadırlar. Yıllarca parçacıl proje yaklaşımı eleştirilirken “yeni süreç” olarak tarif edilen bu yarışmaların öncekilerden farkı nerededir sorusu bakidir. Her projede farklı bir yol izlemek burada açıklamaya çalıştığımız temel sorunsalları aşmanın bir yolu sayılamaz. Hatta bu şekilde kamusal alanlara ilişkin proje elde etme süreçlerinin görünürde farklı gibi, ancak özde aynı sisteme hizmet eden ve neredeyse birer girişimci şirket yaklaşımı gibi ele alındığını söylemek abartılı olmayacaktır. Haliç kıyıları yarışmasından, Kadıköy meydan yarışmasına dek gördüğümüz şey budur. Paramparça olmuş Haliç yine parçalara ayrılarak bir araya getirilmeye çalışılırken, merkezi yönetimin kent suçu projeleri tasarım girdisi olarak sunulmaktadır. Ya da Kadıköy Meydanı’nın halk itirazlarına konu olmuş tepeden inme cami projesi ön kabul olmaktadır. Bu yaklaşım İBB’nin kentsel alana ilişkin proje elde etme süreçlerinde yarışmayı bir araç olmaktan çok, bir amaç olarak görüp görmediğini sordurmaktadır. Şu soruyu tartışmaya açmak istiyoruz; İBB’nin amacı yarışmacı tasarımcılara sahne açacak ve yukarıda tarif ettiğimiz şekilde kendine güç devşirecek “yarışmayla yapmak” mıdır, yoksa demokratik, şeffaf, katılımcı ve kent hakkına saygılı bir yönetim anlayışını mı icra etmektir? Merkezi yönetimin baskısı altında hareket etmek elbette kolay değildir. Ancak başka bir icra yöntemi de, eldeki araçları aynı şekilde kullanmakla sağlanamaz. Hele de İstanbul gibi bir kentte, Haliç, Taksim, Kadıköy gibi kadim değerler ve dertlerin olduğu yerlerde dönüştürücü fikir geliştirmek alelacele popülist bir tutum yerine başka yolları denemeyi gerektirir. Sahici bir şekilde alan açılırsa da bu yollara emek verecek toplumsal bir potansiyelin mevcut olduğunu düşünüyoruz.

Yarışmalar güvencesiz meslek pratiğini pekiştiren, yarışmacı mimar, plancı, peyzajcılar üreten bir emek sürecini de yeniden tesis etmektedir. Bunun yanı sıra yarışma, geri planda yarışma koordinatöründen jürisine kadar seçen, karar veren, sınırlı kentsel bileşenlerin sınırlı katkılarıyla şartnamesi şekillendirilen bir çağrıdır. İBB yarışmaları örneğinde ise, Taksim Yarışması jürinin seçtiği projelerden birisini üçte iki oyuyla (bir oy jürinin, bir oy belediye başkanının, bir oy da halkın) belirlemektedir. Bu durum  karar verici otoriteyi “katılımcı ve demokratik” bir yöntem sunma iddiasıyla gizlemektedir. Dolayısıyla işveren (muktedir), profesyoneller (meslek insanları) arasında kurulu ilişkinin farklı biçiminden ibaret olan bu yarışmalar katılımcılık olarak sınırlı bir mesleki çevrenin ilgisinin ötesine geçemezken, otoriteyi de meşrulaştırmaktadır. Yine tam da bu yüzden gördüğümüz çoğu yarışma çıktısı, yarışmaya konu olan kamusal alanların tarihsel anlamları ve uğurlarında verilen mücadeleleri yok sayan türlü teknik kandırmacalardan oluşan iki boyutlu imajlardan ibarettir. Özetle yarışmalar, demokratik bir yöntem; oy vermek ise katılımcılık değildir. Ayrıca -evet- yarışmadan başka yöntemler de mümkündür! Kentleri iyileştirmek için yarışmak şart değildir. Daha sıkı bir rekabetçi kapitalist ortam inşa etmek yerine, köklü bir dönüşümü arzu eden başka yollar da inşa edebiliriz.

Bu yaklaşımdan hareketle önümüzdeki sürece dönüştürücü katkı sunmak amacıyla yarışmayla yapma yolunun kendisi gibi, ilk çıktılarından biri olan Taksim Yarışması’nı da tartışmaya açmak istiyoruz.

Taksim Kentsel Tasarım Yarışması’na dair bir tartışma

Genel olarak yarışmalara yönelik eleştirilerimiz baki kalmakla birlikte Taksim Yarışması’na bakarsak değerlendirmeye şartnameden başlamak isteriz. Öncelikli amacı katılımcılık olan bu yarışma sürecinin “anayasası” sayılabilecek şartname katılımcı yöntemlerle oluşturulmamış; emek-meslek örgütlerinin, derneklerin, taban örgütlenmelerinin, üniversitelerin şartnamenin oluşma sürecinde doğrudan katkıları olamamıştır. Meslek örgütlerinin jürilere birer üyelerini yollayarak sağlandığı iddia edilen katılımın sahiciliği, yeterliliği ve etkisi tartışılmaya muhtaçtır. Her yere benzer şartnamelerle bir kentsel tasarım yarışması yapılmasının Taksim Yarışması için de geçerli olması sorunludur.

Farklı yetki alanları ve planlara sahip Beyoğlu’nun ne gibi sorunları olduğu tespit edilmeden yürütülen bu yarışmadan hemen sonra, 30 Eylül 2020 tarihinde “Beyoğlu İlçesi Katılımcı Planlama Süreci Kamuoyu Tanıtımı Toplantısı” düzenlenmiştir. Katılımcı olduğu iddia edilen yarışmanın bu toplantıdan önce tamamlanıp sonuçlanmasının; İBB’nin bilimsel, akademik ve demokratik ortamı içinde hangi bağlama oturduğu sorusu düşündürücüdür.

Yarışmanın genel olarak politik bir amacının görülmemesi, alana dair ilkesel yaklaşımların da olmaması ile ilişkilidir. Alandaki kent suçu veya siyaseten hegemonya kuran yapılara ait açık bir sözün olmaması bunu göstermektedir. Yarışma ilkelerinde geçen, “…yeşil olsun, çevresiyle ilişkisi olsun, ulaşım merkezi olsun…” gibi muğlak ifadeler, kentin bütününe dair ilke kararlarının eksikliği, kimi projelerde bir AVM önerisi veya müze sunulmasına bile imkân vermiştir. Oysaki Gezi Direnişi sürecinden bu yana, alana ilişkin açık bir toplumsal talep vardı. Şartnamenin içeriği proje önerilerine de yol gösterdiği için ilk eleme aşamasında sunulan projelerdeki öneriler hiç de şaşırtıcı değildir. Üstelik uluslararası bir yarışma açıp, küresel salgın koşullarında alanı bile göremeyecek olan yerli-yabancı yarışmacılara bu nitelikte bir şartname sunmak ciddi bir eksikliktir. Alanın tarihselliğini anlatan almanak şartnamenin yetersizliklerini giderememektedir. Meydana dair hakiki bir katılımcılık arzusu, ilk olarak şartnamenin sağlıklı bir şekilde hazırlanmasını gerektirirdi. Bu bağlamda yarışma şartnamesinde Taksim Meydanı ve Gezi Parkı’na ilişkin alanı var eden mücadelelerin ilkesel taleplerinden söz edilmemiş olması da ciddi bir eksikliktir. Bu sorunsalın nedenlerini daha yakından incelersek; şartnamede kıyısından köşesinden dolanarak meydanın tarihsel ve politik önemine değinilmiş, ancak ne ‘77 1 Mayıs’ı, ne Gezi eylemleri, ne de 1 Mayıs eylemlerinden, bu eylemlerin alanın tarihselliğindeki öneminden, mekânsal taleplerinden, alandaki çatışma ve çelişkilerden açıkça söz edilmemiştir. Bu nedenle yarışmada önerilen projelerin bir kısmı, açıkça belirtilmeyen bu tarihsellikten habersiz gibi, alanın meydan özelliğini yitirmesine sebep olacak müdahaleler yapmışlardır. Diğer yandan şartnamede Taksim, her dönem “iktidarların mekân üzerinden güç gösterdiği” bir alan olarak tanımlanmakta ancak bu durumun en baskın sembollerinden biri olan AKM binası ve Taksim Camisi’ne dair eleştirel bir söz yer almamaktadır. Nitekim bu iki yapı Taksim Meydanı’nın siyasi tarihinde son zamanların en önemli güç ögeleri olup, merkezi yönetimin somut hegemonik müdahaleleridir.

Yarışma sürecinin şeffaflığı, yarışma kurulunun yaptığı sınırlı duyurulardan ibarettir. Konkur İstanbul Web sayfası yarışmacılara özel bilgiler içermektedir. Yarışmaya ilişkin en açık bilgiyi İstanbul Planlama Ajansı (İPA) yarışmalar koordinatörünün kişisel Twitter hesabından öğrenmek ise kurumsal bir yapının işleyişi açısından ciddi bir sorundur.[5]

Yarışmada kentliye, meydanın kullanıcılarına tanınan “katılımcılık hakkı” seçilen üç projenin maket, kısa video ve görsellerine bakıp içlerinden birisine oy vermek şeklinde tariflenmektedir. Bu yöntem özde daha önceki yerel yönetimin İETT otobüs rengini, deniz ulaşımına yönelik itirazlara karşı vapur tipinin oylanması ve yakın zamanlarda Şehir Hatları vapurlarının koltuk rengini oylama yoluyla seçiminden farklı bir şey değildir. Bir meydanın geleceği için yukarıda söz edilen yetersizliklerle dolu sürecin ürünü olan üç projeden birinin halk oylamasına sunulması geçmiş yönetimde olduğu gibi yine bir tür katılımcılık oyunu içinde olduğumuzu anımsatmaktadır.

Halkın oyları ile seçilmiş ve demokratik iddiaları olan bir yerel yönetimin sunduğu katılımcılığın, katılımcılık basamaklarının en alt seviyelerine indirgenmesi çok ironiktir.[6] Oysaki başta da ifade ettiğimiz gibi yeni yerel yönetimin seçim şiarlarından ve kadrolarından beklenen katılımcılık, katılım basamaklarının en üst seviyesi olan söz ve yetkinin halkta olmasıdır. Bunun yol yöntemlerinin samimiyetle araştırılmasıdır. Bu araştırma sürecinin hakiki bir şekilde tüm ilgililere açılarak örgütlenmesidir. Bunun için eleştirel bir alan açılmasıdır. Sözde katılımcılık yaparak halk iradesi ile oynanması değildir.

Yarışma sonuçlarının tartışıldığı kolokyum

Taksim Yarışması kolokyumundan gördüğümüz kadarıyla yarışma jürisinden İPA yarışma koordinatörüne kadar katılım meselesi, halka projeyi anlatmak, sergi yapmak, çocuklarla meydanı konuşmak, kime ne kadar ulaştığı meçhul  ve sonuç değerlendirmesi hakkında bilgi sahibi olunmayan anketler yapmak, meydana kavuşma durağı yerleştirmek gibi etkinliklerle ve nihayetinde TC kimlik numarasıyla oy kullandırmakla çözül/müş/ecek olarak varsayılmaktadır.

Gerek sosyal medyada gerek kolokyumda sürece dair görüş/eleştirileri alma ve cevaplama konusundaki yetersizlik ve tepkisellik dillere pelesenk olan katılımın pratikte ne kadar gerçekleşebilir olduğunu/olabileceğini ortaya sermektedir. Önceki yönetimlerin tek elden karar alma mekanizmaları işaret edilerek mevcut yönetime dair eleştirilerin önü kesilmektedir. Bir tür bulduğunuzda yetinin denilmektedir. Öte yandan eleştirilere karşı geliştirilen agresif, azarlayan tutum, önceki yönetimden pratikte ne kadar farklılaşılabildiği konusunda soru işaretlerini arttırmaktadır. İddia edildiği üzere farklı bir yönetim anlayışının gereği eleştirileri dinlenmek ve dikkate almaktır, bunu yapmak bir lütuf değildir. “Yarışma yaptık, daha ne yapalım” tavrı en baştan sorunludur.

Kolokyumdaki tartışmalar, yarışmanın yöntemi ve bu nitelikteki bir meydan için fikir üreten ekipler arasında seçim yapmanın yetersiz kaldığını göstermiştir. Kolokyumda, yarışma sürecinin devamında projeleri şekillendirilecek masanın -sadece kazanan ekip değil- kalabalık olması arzusu ifade edilmiş, kolektif üretime ihtiyaç duyulduğu ortaya çıkmıştır.[7] Yarışma sürecinin başından bugüne kadar ve önümüzdeki süreçte teoride kalmış katılımcılık konusunda yapılan yoğun eleştiri dikkate değerdir. Bu durum, ilgili aktörlerin sürece dahil olmasının göstermelik olmaktan çıkarılıp, etkin biçimde katılmalarının sağlanmasını ve katılımcılığın gerçeklik zeminine taşınması zorunluluğuna işaret etmektedir.

Projelerin birçoğunda yer alan İstanbul Hafıza Müzesi fikri de kolokyumda konuşulan konulardan birisidir. Canlılığını koruyan ve yaşayan bir meydanın toplumsal bellekte yerini koruması, gelecek kuşaklara değerlerini aktarması için müzeye konulacak nesneleşen imajlara ve anlara indirgenmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu bağlamda müze, Taksim Meydanı’nın kimliği, hafızasıyla korunduğunda ve alanın iyileştirilmesi salt “tasarımsal” kaygılardan öte kolektif bir çabayla hayata geçirildiğinde gerek duyulmayacak bir yapıdır.

Sonuç yerine

Bu metnin konusu olan ve İstanbul’un, ülkenin tamamının toplumsal politik hafızasında yeri olan bir meydana yönelik “en iyi tasarım”ı seçme amacıyla yapılan bir yarışma, her şeyden önce müşterek bir meydan yaratma iddiasının çok gerisine düşmektedir. Taksim Meydanı yıllar boyunca muhalif kesimlerin seslerini, itirazlarını yükselttiği, onları birleştiren ve görünür kılan, demokrasi tarihinde sayısız miting ve gösterinin mekânı oldu ve olmaya da devam etmektedir.

Taksim Meydanı için meydanı var eden yurttaşların, burası için yıllarca söz söylemiş ama sesi duyulmamış insanların, kent hakkına sahip çıkan oluşumların, forumların, derneklerin, sendikaların, örgütlerin, kadın ve LGBTİ hareketlerinin vb. belirleyici rollere sahip olabileceği bir süreç örülmesi zorunludur. Müşterek bir meydan ancak insanlar onu fiilen şekillendirdiğinde ve onun içinde, onun aracılığıyla yeni paylaşım mekânları yarattığında var olmayı başarabilir.

Üretilen bir projeyi oylamanın ötesinde bir katılım biçiminin sağlanması, katılımcılığın kolektif bir tanımının yapılması ve ilkelerinin belirlenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde belli mimarlık firmalarının bu ilkeler ve dertleri göz ardı ederek yaptığı bol “render”lı ve “çok doğru” projelerin bir anlamı olmayacak ve meydana yapılacak müdahaleler öncekilerden farkı olmayacaktır.

Kent hakkı kolektif bir haksa, kent mekânının ne şekilde ve kimin ihtiyaçları doğrultusunda biçimleneceği yarışmayla belirlenemeyecek, yarışma sınırları içine hapsedilemeyecek, alelacele icra edilemeyecek, rekabetçi bir yoldan çok, kolektif bir aklın ürünü olması gereken politik bir öneme sahiptir. Bu nedenle, kentle, yaşam alanlarımızla ilgili alınacak kararlarda başka bir anlayışı kurmamız gerekmektedir. Şu an süregiden yarışma oylaması bazı yeni tartışma kanalları açmış olsa bile, sonuç hakiki bir derinlik taşımayan, yüzeysel bir seçime dönmüştür.

Özde önceki yönetimlerle aynı anlayışı devam ettirmeyi tercih ederek bir değişim ve dönüşümden ve de daha iyi bir kentten söz edemeyiz. En iyisini uzmanların bildiği ve karar verdiği anlayış ya da göstermelik bir katılım anlayışından öte, kolektif ve demokratik bir karar alma mekanizmasını en yerele inerek nasıl oluşturacağımız önemlidir. Başka yol ve yöntemler her zaman için mümkündür. 1 Mayıslar, Gezi Direnişi gibi eylemler bu taleplerin somut tarihsel izleridir. Bu izleri taşıyan bir meydanda, bu izlere yakışan bir süreci örmek hepimizin sorumluluğudur. Ezberci bir şekilde, elimizdeki araçları her yere uyan bir ilaç misali sürmek tüm toplumsal kazanımlarımızı geriye düşürür. Taksim Yarışması böyle bir süreç olmuştur ve bu yanlıştan derhal geri dönülmelidir. Gelinen bu aşamada seçilecek nihai projenin şekillenmesinde ve fiziki karşılığa kavuşmasında ilgili tüm aktörlerin sürece dahil olabilecekleri sahici bir katılımcılık süreci örgütlenmelidir.

Dipnotlar:

[1] Toplumcu, halkçı bir yerel yönetim anlayışı ile İBB’nin yeni yönetimi ve önceki dönemin işleyişi arasındaki farklar üzerine çalışmalarımız sürmektedir.

[2] Korhan Gümüş, Taksim yarışması ve kamusallık anlayışı, Bianet, 30 Eylül 2020. (https://bianet.org/bianet/yasam/231793-taksim-yarismasi-ve-kamusallik-anlayisi)

Taksim Meydanı’nın Politik Kimliği Nedir?, KRT Kent ve Yaşam, 4 Ekim 2020 (https://youtu.be/HPdVv8Ezup8)

Tansu Pişkin, Mücella Yapıcı: Yerel yönetim meydandan vazgeçmiş, Bianet, 17 Ekim 2020 (https://bianet.org/bianet/kent/232876-mucella-yapici-yerel-yonetim-meydandan-vazgecmis)

[3] Eric Hobsbawn ve Terence Ranger, Geleneğin İcadı, İstanbul: Agora, 2006, s. 148-149.

[4] Eric Hobsbawn, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991, Aşırılıklar Çağı, İstanbul: Sarmal, 1996, s. 43, 171.

[5] https://twitter.com/oyilmaz/status/1309737422918475781

[6] Sherry Arnstein, “A Ladder of Citizen Participation” (Yurttaş Katılımı Merdiveni), Journal of the American Institute of Planners, 1969, 35(4): 216-224.

[7] Taksim Yarışması Kolokyumu, 1 Ekim 2020, Dakika aralığı: 2:11:00-2:14:00 (https://youtu.be/6VGPi1t3kps?t=7858)