Kaldıraç Üniversite’den deprem raporu

Kaldıraç dergisi okuru devrimci öğrenciler 30 Ekim 2020 tarihinde gerçekleşen İzmir depreminin ardından, olası Büyük Marmara Depremine dair rapor yayınladı. Rapor JICA ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin deprem çalışmalarından alınan verilerle hazırlandı. Raporda değinilen;

 

“Afetler; toplumun tamamını veya bir kesimini etkileyen, günlük işleyişi bozarak insan faaliyetlerinin yapılmasını kesintiye uğratan veya imkansız hale getiren, can ve mal kayıplarına neden olan bitki ve hayvanlara zarar veren doğal, insan veya teknolojik kaynaklı olaylardır. Doğal afetlerden biri olan deprem; Yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsma olayıdır. Kıtasal hareketliliğin fazla olduğu Anadolu’da levhalardaki hareketlilikten dolayı çok fazla deprem görülmektedir. Anadolu 3 büyük fay hattı bulunmaktadır. Bu fay hatlarına bağlı daha küçük fay hatları bulunduğundan Anadolu’nun birçok yerinde deprem olmaktadır.

 

Açıklamanın devamında yaşanılan afetlere kapitalizmin kar ve artı-değer sömürüsü üzerine kurulu sisteminin vurguları yapıldı.

 

“Kapitalizmde temel mantık: İnşa edilecek binanın en az maliyetle dikilip, en yüksek fiyatla satılmasıdır. Kullanılan demir oranın az olmasından kaynaklı ya da kolonların güçsüzlüğünden kaynaklı çöken binalar yüzünden ölen insanların hiçbir önemi yoktur.”

Deprem, sel, heyelan gibi afetler doğal afet olarak isimlendiriliyor. Ama bu doğal afetlerde ölmek ne doğal ne de kaderdir. İçinde yaşadığımız kapitalist-emperyalist sistemin tek amacı daha fazla kar elde etmektir. Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Eğer işin sonunda daha fazla kar yoksa; insanın, bitkilerin, hayvanların hiçbir değeri yoktur zira bu yüzden insanların ölmesinin, doğanın yağmalanıp, katledilmesi sistem için hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Kapitalizmde temel mantık: İnşa edilecek binanın en az maliyetle dikilip, en yüksek fiyatla satılmasıdır. Kullanılan demir oranın az olmasından kaynaklı ya da kolonların güçsüzlüğünden kaynaklı çöken binalar yüzünden ölen insanların hiçbir önemi yoktur. Tıpkı Kazdağları’ndan Ordu-Ünye’ye kadar Anadolu’nun ormanlık alanlarının her karış toprağı maden sahasına çevrilirken kirlenen suyun, havanın, toprağın bir öneminin olmadığı gibi. Yoksa neden 2020 yılında bilimin, tekniğin ve teknolojinin bu kadar geliştiği bir düzlemde hala depremde çöken binalar var, neden hala insanlar deprem yüzünden ölüyor? Acaba milyon dolarlık villalar, acaba kurşun geçirmez devasa saraylarda depremde yıkılıyor mu? Acaba depremde işçiler, emekçiler; yoksular dışında insanlar ölüyor mu? Bizi öldüren deprem mi; yoksa daha fazla kar uğruna, daha fazla rant uğruna bizi ölüme mahküm eden kapitalizm mi?

Felaketler yılı olarak adlandırılan 2020 yılında çok açık ve net bir biçimde iki durum ortaya çıktı. Birincisi: Kapitalist-emperyalist sistemin artık insanlara açlıktan, ölümden, yoksulluktan, geleceksizlikten, umutsuzluktan başka vaad edeceği bir şey kalmamıştır. İkincisi: Derinleşen ekonomik ve siyasi krizle birlikte ortaya çıkan yönetememe hali. İzmir depreminde; deprem şiddetini kaç olduğunu bile net söyleyemeyen kurumlardan tutun da, keşke daha fazla para verip sağlam binalarda otursalardı diyen, insanlar enkaz altında canlarıyla uğraşırken kameralar karşısında şov peşinde koşan bakanlardan, dayanışma için çadır alanlarında bulunan insanlara saldırıp, deprem vergileri nerde diye soran insanları işkenceyle göz altına alan devlet; deprem bölgesinde varlığını polisiyle, kalkanıyla, copuyla göstermiştir.”

 

“Depremi önlemek mümkün değil belki ama örgütlü bir güçle depremde insanların ölmesini engellemek kesinlikle mümkün. Bu bilinçle ve insan olmamın verdiği sorumlulukla harekete geçmenin zamanıdır.”

“Olası bir İstanbul depreminde bizi bekleyen tablo da aşağı yukarı böyledir. Öyleyse şunun bilincinde olmak gerekir. Bizi yaşatacak olan dayanışma, kurtaracak olan da kendi kollarımızdır. Bunu hem pandemide hem de İzmir depreminde çok net gördük. O halde olası İstanbul depremine karşı hemen şimdi kollar sıvamanın zamanıdır. Karşı komşumuzdan başlayarak apartman apartman, sokak sokak, mahalle mahalle deprem komiteleri kurmalıyız. Bu komitelerde kendi apartmanlarımızdan başlayarak sokak, mahalle ve yakın çevremizde depremi en az hasarla atlatabilenin olanaklarını yaratmalıyız. İBB’sinden bakanlıklara kadar devletin her kademesine bu olanakları yaratması için baskı uygulamalı ve yaptırana kadar mücadele etmeliyiz. İmza kampanyaları, mahalle toplantıları, basın açıklamaları gibi propaganda yöntemleriyle bu konuyu gündem etmeli ve sürekli, kararlı bir biçimde işletmeliyiz. Bu yazıyı okuyan, gören, duyan herkes artık bu işin bir parçası. Bu sorumluluğu alıp en yakınlarından başlayarak süreci başlatmalı. Depremi önlemek mümkün değil belki ama örgütlü bir güçle depremde insanların ölmesini engellemek kesinlikle mümkün. Bu bilinçle ve insan olmamın verdiği sorumlulukla harekete geçmenin zamanıdır.

 

Açıklamanın bütünü;

 

“Afetler; toplumun tamamını veya bir kesimini etkileyen, günlük işleyişi bozarak insan faaliyetlerinin yapılmasını kesintiye uğratan veya imkansız hale getiren, can ve mal kayıplarına neden olan bitki ve hayvanlara zarar veren doğal, insan veya teknolojik kaynaklı olaylardır. Doğal afetlerden biri olan deprem; Yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsma olayıdır. Kıtasal hareketliliğin fazla olduğu Anadolu’da levhalardaki hareketlilikten dolayı çok fazla deprem görülmektedir. Anadolu 3 büyük fay hattı bulunmaktadır. Bu fay hatlarına bağlı daha küçük fay hatları bulunduğundan Anadolu’nun birçok yerinde deprem olmaktadır. 1000’lerce küçük depremin yanında büyük çaplı depremlerde gerçekleşmiştir. 1994 yılında Bolu-Gerede de 7.2 şiddetindeki depremde 3.959 kişi, 1957 yılında Abant’ta 7.1 şiddetinde gerçekleşen depremde 52 kişi, 17 Ağustos depreminde resmi kaynaklara göre 17.480 ölüm, 23.781 yaralanma olayı gerçekleşti. En son 30 Ekim Cuma günü İzmir’de gerçekleşen depremde 115 kişi hayatını kaybetti.

115 kişini öldüğü, 1035 insanın yaralandığı İzmir depremi bir kez daha olası İstanbul depremini gündeme getirdi. JICA-İBB birlikte yürüttükleri Marmara denizi için yapılmış olan bütün depremsellik, deprem tehlikesi, diri fay gibi çalışmalardan yararlanarak oluşturdukları iki senaryo modeli belirlenmiştir.

Model I : Yaklaşık 120 km. uzunluğundaki hat 1999 İzmit Körfezi depremi fayının tam batısından Silivri’ye kadar uzanan hattır. Bu model senaryolar içinden meydana gelme olasılığı en yüksek olanıdır. Moment büyüklüğünün 7.5 olacağı tahmin edilmektedir. Toplam ağır hasarlı bina sayısı 51.000 olarak hesaplanmıştır. Kullanılmak için onarıma ihtiyaç duyulan ağır ve orta hasarlı binaların sayısı 114.000 olarak hesaplanmıştır. Sonuçlara bakılınca, deprem şiddetinin farklı dağılımından dolayı İstanbul’un güney kesimindeki hasar kuzey kesiminden daha ağır olacağı görülmektedir. Avrupa yakasının güney sahili en ciddi şekilde etkilenecek alandır. Can kaybı 73.000 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışma alanındaki nüfusun %0.8’idir. Ağır yaralı sayısı 120.000’dir. Fatih’te 6.000’den fazla insanın öleceği tahmin edilmektedir. Bu rakamlar Bahçelievler özelinde 5.768 ölü, 7.630 ağır yaralı, Bakırköy özelinde ise 3.689 ölü, 5.735 ağır yaralı olarak hesaplanmıştır.

Model II : Bu model moment büyüklüğünün 7.7 olacağı tahmin edilmektedir. Bu büyüklük bugüne kadar bölgede meydana gelmiş olan en yüksek değerdir. Bu model için toplam hasarlı bina sayısı 59.000 olarak hesaplanmıştır. Kullanılmak için onarıma ihtiyaç duyulan ağır ve orta hasarlı binaların sayısı 128.000 olarak hesaplanmıştır. Hasar dağılım şekli Model I ile neredeyse aynıdır. Avrupa yakası sahil kesimindeki bir mahallede binaların %40’ından fazlası ağır hasar görecektir. Can kaybı 87.000 olarak hesaplanmıştır. Bu çalışma alanındaki nüfusun %1’idir. Ağır yaralı sayısı 135.000’dir. Bahçelievler, Fatih ve Küçükçekmece’de 6.000’den fazla insanın öleceği tahmin edilmektedir. İBB’nin hazırladığı İstanbul Deprem haritasında işçilerin yoğunluklu yaşadığı bölgelerde risk oranı daha fazla. Özellikle Kartal, Avcılar, Şirinevler, Bağcılar gibi bölgeler hasarlı bina sayısının en yoğun olduğu yerlerdir. Bunlara karşılık deprem sonrasında ilk 72 saat kullanma için bulunan toplam konteyner sayısı ise sadece 499 tane. İstanbul ili içerisinde yatak kapasiteleri incelendiğinde 835 İstanbulluya 1 yatak düştüğü tespit edilmiştir. Özel hastaneler ise yatak kapasitelerinin %21.6sına sahip.       

 Deprem, sel, heyelan gibi afetler doğal afet olarak isimlendiriliyor. Ama bu doğal afetlerde ölmek ne doğal ne de kaderdir. İçinde yaşadığımız kapitalist-emperyalist sistemin tek amacı daha fazla kar elde etmektir. Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Eğer işin sonunda daha fazla kar yoksa; insanın, bitkilerin, hayvanların hiçbir değeri yoktur zira bu yüzden insanların ölmesinin, doğanın yağmalanıp, katledilmesi sistem için hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Kapitalizmde temel mantık: İnşa edilecek binanın en az maliyetle dikilip, en yüksek fiyatla satılmasıdır. Kullanılan demir oranın az olmasından kaynaklı ya da kolonların güçsüzlüğünden kaynaklı çöken binalar yüzünden ölen insanların hiçbir önemi yoktur. Tıpkı Kazdağları’ndan Ordu-Ünye’ye kadar Anadolu’nun ormanlık alanlarının her karış toprağı maden sahasına çevrilirken kirlenen suyun, havanın, toprağın bir öneminin olmadığı gibi. Yoksa neden 2020 yılında bilimin, tekniğin ve teknolojinin bu kadar geliştiği bir düzlemde hala depremde çöken binalar var, neden hala insanlar deprem yüzünden ölüyor? Acaba milyon dolarlık villalar, acaba kurşun geçirmez devasa saraylarda depremde yıkılıyor mu? Acaba depremde işçiler, emekçiler; yoksular dışında insanlar ölüyor mu? Bizi öldüren deprem mi; yoksa daha fazla kar uğruna, daha fazla rant uğruna bizi ölüme mahküm eden kapitalizm mi?

Felaketler yılı olarak adlandırılan 2020 yılında çok açık ve net bir biçimde iki durum ortaya çıktı. Birincisi: Kapitalist-emperyalist sistemin artık insanlara açlıktan, ölümden, yoksulluktan, geleceksizlikten, umutsuzluktan başka vaad edeceği bir şey kalmamıştır. İkincisi: Derinleşen ekonomik ve siyasi krizle birlikte ortaya çıkan yönetememe hali. İzmir depreminde; deprem şiddetini kaç olduğunu bile net söyleyemeyen kurumlardan tutun da, keşke daha fazla para verip sağlam binalarda otursalardı diyen, insanlar enkaz altında canlarıyla uğraşırken kameralar karşısında şov peşinde koşan bakanlardan, dayanışma için çadır alanlarında bulunan insanlara saldırıp, deprem vergileri nerde diye soran insanları   işkenceyle göz altına alan devlet; deprem bölgesinde varlığını polisiyle, kalkanıyla, copuyla göstermiştir.

Olası bir İstanbul depreminde bizi bekleyen tablo da aşağı yukarı böyledir. Öyleyse şunun bilincinde olmak gerekir. Bizi yaşatacak olan dayanışma, kurtaracak olan da kendi kollarımızdır. Bunu hem pandemide hem de İzmir depreminde çok net gördük. O halde olası İstanbul depremine karşı hemen şimdi kollar sıvamanın zamanıdır. Karşı komşumuzdan başlayarak apartman apartman, sokak sokak, mahalle mahalle deprem komiteleri kurmalıyız. Bu komitelerde kendi apartmanlarımızdan başlayarak sokak, mahalle ve yakın çevremizde depremi en az hasarla atlatabilenin olanaklarını yaratmalıyız. İBB’sinden bakanlıklara kadar devletin her kademesine bu olanakları yaratması için baskı uygulamalı ve yaptırana kadar mücadele etmeliyiz. İmza kampanyaları, mahalle toplantıları, basın açıklamaları gibi propaganda yöntemleriyle bu konuyu gündem etmeli ve sürekli, kararlı bir biçimde işletmeliyiz. Bu yazıyı okuyan, gören, duyan herkes artık bu işin bir parçası. Bu sorumluluğu alıp en yakınlarından başlayarak süreci başlatmalı. Depremi önlemek mümkün değil belki ama örgütlü bir güçle depremde insanların ölmesini engellemek kesinlikle mümkün. Bu bilinçle ve insan olmamın verdiği sorumlulukla harekete geçmenin zamanıdır.

 

              Peki Neler Yapabiliriz?

  • Binaların depreme dayanıklılığını artırabilir
  • Deprem riskini karşılamayacak bina stoklarında kısmi yenilemeler yapılabilir
  • Boş konut stokunu araştırıp, değerlendirebilir
  • Katılımcılığı teşvik edilebilir
  • Afet sonrası barınma ve toplanma alanlarının oluşturulmalı
  • Afet risk eğitimlerinin yaygınlaşması, gönüllülüğe teşvik edilmeli
  • Eğitim ve sağlık tesislerinin güvenliğinin sağlanması Eğitim ve sağlık tesislerinin güvenliğinin sağlanması
  • Zayıf yapıya sahip köprülerin uygun depreme dayanıklılık tehsisiyle birlikte güçlendirme projelerinin uygulanması.
  • Kritik altyapının dayanıklılığının artırılması
  • Afet durumunda ihtiyaç sahiplerinin olası tüm taleplerinin yerine getirilmesine yönelik önlemlerin alınması

•Afet sonrası en az depremden etkileneceği düşünülen insan sayısı kadar konteyner bulundurulmalı

Kaldıraç Üniversite