Geri dönüşüm: Tüketiciyi avutmak için yaratılmış bir aldatmaca mı? – Joshua Manson

Geri dönüşüm, büyüyen atık sorunumuzu sorumsuz tüketici tercihlerinden ve bireysel yaşam biçimlerinden biri olarak yeniden betimleyen sinsice bir hokkabazlık. Sanayi devlerinin ‘azaltma’ ya da ‘yeniden kullanma’ seçeneklerine alternatif olarak sunduğu ‘geri dönüşüm’, müşterilerin suçluluk hissetmeden satın almaya devam etmesini, şirketlerin de çevrecilerin suçlamalarından kaçmaya devam etmesini sağladı.

Aralık ayının başlarında, New York Times’ın serbest kürsü sayfasında, ‘The Great Recycling Con’ (Büyük Geri Dönüşüm Sahtekârlığı) adlı bir ifşa videosu yayınlandı. Times’ın aktardığına göre, plastik endüstrisi üretilen plastik atıkların, çevre dostu bir şekilde geri dönüştürülebileceği yalanını nesiller boyu söylediler.

Anlatılanlar gerçeğe acı verici derecede yaklaşıyor ama yine de hikâyenin bütününü ıskalıyor. Gerçek ‘Büyük Geri Dönüşüm Sahtekârlığı’, hangi ürünlerin geri dönüştürülebileceği ve geri dönüştürülemeyeceğine ilişkin yalanlardan çok daha derinlere iniyor; atık üreten şirketler tarafından yönetmeliklerin arkasından dolanmak, çevresel yıkımın sorumluluğunu tüketicilerin üstüne yıkmak ve endüstriyel kapitalizmin merkezinde yer alan çevre düşmanı ve son derece kârlı iş modelini korumak yolunda verilen siyasi bir mücadeledir.

Tek kullanımlık refah
1. Dünya Savaşı sonrasında, Amerikalılar savaşın yarattığı ekonomik daralmayı geride bırakmaya çalıştılar ve kitlesel tüketimi büyük bir coşkuyla benimsediler. Televizyonda reklamı yapılan hazır yemeklerin, şişelenmiş meşrubatların, yeni arabaların ve daha bir sürü şeyin tüketimini iki katına çıkardılar.

Bu, Amerika’yı, Sovyetler Birliği’ni anımsatan gri renkli, boş bakkal raflarından ayıran bir işaretti. Kitlesel tüketim bir tercihti; özgürlük demekti. 1959’da Richard Nixon, utanç verici Kitchen Debate* (Mutfak Yarışması) Amerikan tüketim çılgınlığının sahip olduğu imkânları Nikita Kruşçev’e şahsen göstermek için Moskova’ya uçtu.

‘Amerikan rüyası’ yalanı

Ürün tüketimi ‘Amerikan Rüyası’ ile daha da bağlantılı hale geldikçe, endüstri daha fazla kâr elde etmek ve daha fazla şey satmak için ‘ölçüsüzlük’ zihniyetine dört elle sarıldı. Geleceği görebilen bir ‘kâhin’ gazeteci ve sosyolog olan Vance Packard, reklamcılığı, bir endüstri olması ve tüketici hassasiyetlerini çok daha fazla ürün satmak için yem olarak kullanan, sosyal statü ve tatmin vaat eden ‘ikna ediciler’ liderliğinde uygulanan bir strateji olması nedeniyle eleştiriyordu.

Packard, 1960 yılında, şirketlerin faaliyetleri sebebiyle birçok atığın oluşmasına yol açan uygulamalara ve belki de daha önemlisi, ‘planlı eskitme’ kavramına dikkat çekerek, The Waste Makers (Atık İmalatçıları) adlı çalışmasını yayınladı. Packard’a göre, üreticiler kasıtlı biçimde ‘ürünlere bir ölüm (son kullanım/ç.n.) tarihi tasarlıyordu’; bu sayede tüketicilerin aynı şeyleri daha fazla ve tekrar tekrar satın almaktan başka çaresi kalmayacaktı.

Şirketlerin kâr oranları yükseldi ve ziyadesiyle atık üreten bir anlayış üzerine inşa edilen yeni ‘tek kullanımlık ürün’ endüstrisi, Amerikan hayatını ve kurumsal ekonomiyi temelden değiştirdi.

Birkaç yıl atlayıp 1967’ye gittiğinizde, ‘plastik’ bir gelecek yaratılmıştı.

“Amerika’yı güzel tut”

Bununla birlikte, tüketimciliğin Altın Çağı’nın ortasında, kurumsal Amerika, bazı tehditleri ortadan kaldırmakla meşguldü. 1960’larda, karşıt-kültür hareketi, birçok şeye sahip olmanın bir toplumsal statü simgesi haline gelmesi de dahil olmak üzere, bazı hakim toplumsal normlara meydan okudu.

Öte yandan, bu daha büyük kültürel savaşa ek olarak, şirket yöneticileri, kendilerini savaş sonrası tüketimciliğin yarattığı kârlı modelin perde arkasına bakmakla tehdit eden ve dayandığı ekolojik açıdan yıkıcı uygulamaları dizginleme ihtimali olan erken bir emekçi-çevreci harekete karşı politik ve ekonomik bir savaş yürütüyorlardı.

1953’ün başlarında, ilk Dünya Günü’nden yaklaşık yirmi yıl önce, Heather Rogers Gone Tomorrow: The Hidden Life of Garbage (Mahvolmuş Yarın: Çöpün Gizli Yaşamı) adlı filmi çekerken, Vermont mandıralarındaki çiftçiler, ineklerin otladıkları tarlalara atılan cam bira şişeleri nedeniyle boğularak öldüklerini fark etti. Neticede, yalnızca şişeleri etrafa atma eylemini değil, bu tür şişelerin ticari işletmeler tarafından fiilen satışını yasaklayan bir eyalet yasası düzenlediler ve senatoda onaylattılar.

Büyük ihtimalle ülke genelinde benzeri düzenlemeler yapılacağı beklentisinin yanı sıra, hızla atığa dönüşen ürünlerin üretim ve satışına karşı çıkan bir emekçi-çevreci koalisyonundan korkarak tehdit altında hisseden büyük şirketler, çevrecileri ve emek hareketini yolundan saptırmak için bir takım ‘yeşil yıkama/greenwashing’ (göstermelik çevreci eylem/ç.n.) kampanyasıyla yanıt verdiler.

Aynı yıl, Rogers’ın da gözlemlediği üzere, Amerikan Teneke Kutu Şirketi ve Owens-Illinois Cam Şirketi, Coca-Cola, Richfield Petrol Ortaklığı ve Dixie Bardak Şirketi gibi tek kullanımlık ürünler alanında uzmanlaşmış şirketlerin de aralarında bulunduğu bir grup şirket, medeni bir yaklaşım olarak çevre yönetimini savunan, kâr amacı gütmeyen, sözde ‘çevreci’ bir hareket olan ‘Keep America Beautiful’ (Amerika’yı Güzel Tut) adlı bir grup kurdular.

1971 tarihli reklam

‘İyi vatandaşlık’ kavramına sırtını yaslayarak ve ‘çöpün doğaya karşı gerçek bir günah olduğu’ anlayışını icat ederek, bu grup, beyaz-burjuva erdeminin en tanınmış sembollerinden biri olarak Susan Spotless’ı kullandı ve atık yönetiminin sorumluluğunu şirketlerden tüketicilere yıkmak için Amerikan yerlilerine uygulanan soykırımın bir benzerinin tüketiciler tarafından (doğaya karşı/ç.n.) sürdürüldüğünü ima eder şekilde gözlerinden tek bir gözyaşı damlası dökülen ‘Asil Yerli’** klişesini yarattı. Amerika’yı Güzel Tut kampanyası, Amerikalılara “Kirliliği insanlar başlatır ve insanlar durdurabilir” diyordu.

Ve grubun propaganda kampanyaları işe yaradı. Reklam Konseyi ile ilk büyük reklam ortaklığından sonraki altı yıl içinde, tek kullanımlık ambalaj içerisinde satılan gazlı içeceklerin satış oranı yüzde üçten yüzde 12’ye, yani dört katına yükseldi. On yıl sonra, bu oran yüzde 70’e yakındı.

‘Üreten değil, tüketen utansın!’

Şirketlerin, bizzat tek kullanımlık malzemelerin üretimini kısıtlamak ve kâr oranını azaltması yerine, Amerikalı tüketiciler artık endüstrinin ürettiği ucuz atık ürünleri idare etmek için birbirlerini ayıplıyordu. Bu, Amerika’nın büyüyen atık probleminin şirketlerin ölçüsüzlüğünden değil, tüketicilerin yaptığı sorumsuzca seçimler ve bireysel yaşam tarzlarından kaynaklanıyor gibi göstererek yeni bir çerçeveye oturtan sinsice bir hokkabazlıktı.

On altı yıl sonra, 1957’de Vermont Yasası’nın yenilenmesinin engellenmesinden ve ülke genelinde atık karşıtı yönetmeliklerin aşılmasından sonra, Amerika’yı Güzel Tut, daha yeni bir bireyselleştirilmiş kitle atık yönetimi biçimini zirveye taşımak amacıyla alt bir grup kurdu: ‘Geri Dönüşüm’. Sanayi devlerinin ‘azaltma’ ya da ‘yeniden kullanma’ seçeneklerine alternatif olarak sunduğu bu yaklaşım, müşterilerin artık suçluluk hissetmeden ürünleri satın almaya devam etmelerini ve şirketlerin, yasal düzenleyicilerin incelemelerinden ya da çevrecilerin suçlamalarından kaçmaya devam etmelerini sağladı. Grup, Amerikan belediyelerine ve tüketicilere, atık yönetiminde işbirliğini benimseyen yeni bir yaklaşımı tanıtmak amacıyla ülke çapında tesisler açarak, geri dönüşümle ilgili araştırma ve ilerlemelere büyük miktarda ve ortaklaşa paralar harcadı.

‘Amerika’yı Güzel Tut’ ve sektör eliyle finansman sağlanan diğer atık önleme ve geri dönüşüm yanlısı kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, kamuoyunun dikkatini kurumsal düzenlemeden uzaklaştırıp bireysel geri dönüşüm uygulamasına yönlendirmeye hâlâ devam ediyor. The Intercept tarafından hazırlanan raporlara göre, Coca-Cola’nın hayırsever kolu 2017 yılında bu türden bir gruba, yani Geri Dönüşüm Ortaklığı’na vergiden düşülebilir mahiyette bir ‘bağış’ olarak 600 bin dolardan fazla para verdi. Bir uzmana göre, bu grup yalnızca geri dönüşümün popülaritesini sürdürmeye değil, aynı zamanda geri dönüşümün ekolojik faydalarını ve olanaklarını abartarak pazarlamaya devam ediyor.

Büyük Geri Dönüşüm Sahtekârlığı’nın acıklı tarafı, yalnızca şirketlerin gezegeni katletme suçundan kurtulmaları ve kendi yarattıkları pisliği temizleme işini tüketicilere yıkmaları değil. Bu noktada, mesele adil bir iş dağılımı sorunu değil. Bu, artık bir ölüm kalım sorunu.

Tek başına bireysel geri dönüşüm çabası gezegeni kurtarmaya yetmiyor. Hatta en çalışkan ve medeni yaklaşıma sahip günümüzün Susan Spotlesses’ı olan geri dönüşümcüler bile, atık ayak izlerini en aza indirmek noktasında yapısal engellerle karşı karşıya. Ve hepimiz Susan Spotlesses olsak ve geri dönüşüm sistemleri kusursuz biçimde çalışsa dahi, Amerikan endüstriyel kapitalizminin üretim araçları, üretim sürecinde sonu gelmez bir atık arzı üretmeye devam edecekler.

Elimizde atık üreticileriyle mücadele etmekten başka çare yok.

Gezegeni kim öldürüyor?

3 Aralık’ta, New York Çevre Düzenleme Kurumu, kurumsal karbon ayak izini en aza indirmek için cezaevlerinde ve hapishanelerde ‘Etsiz Pazartesi’ adlı bir programın hayata geçirileceğini duyurdu. Devlet, çevresel tahribat yaratan bir düzeyde metan salımına neden olan tarım şirketlerine meydan okumak yerine, metan salımlarıyla ilgili sorumluluğu hapsedilmiş ve hangi besinleri tüketeceği konusunda bir seçeneği olmayan insanlara yıkmayı tercih etti.

Amerika’yı Güzel Tut’un günah ile çöpü bir tutma taktiğini izleyen bir sözcü, projeyi, hapisteki New Yorkluların ‘hayatta yaptıkları kötü şeyleri telafi etmeye başlamaları için bir yol’ olarak sundu.

Yeni bir iklim çağına girerken ve siyasetimiz buna uyum sağlarken, denetimleri altındaki şirketler ve kapitalist devletler, ister tutuklu ister işçi sınıfından tüketiciler olsun, hiç şüphe yok ki aramızdaki en savunmasız olanları suçlayacak ve gezegenimizin bekasını tehlikeye atacaklar. Kendileri dışında herkesi suçlayacaklar. Ancak bizi bu pisliğe bulaştıranlar aramızdaki en az marjinal olan insanlar değil ve ne yazık ki bireysel olarak hareket eden vatandaşlar da bizi bundan kurtaramazlar.

Atık üretim araçlarının sahiplerine, yani yasal bir düzenlemeyle herhangi bir iklimsel iyileşme için gereken büyük ölçekli ve sistemsel değişiklikleri gerçekleştirmeye zorlanabilecek olanlara odaklanmak gibi bir yükümlülüğümüz var.

*Mutfak Tartışması; 24 Temmuz 1959 günü Moskova’daki Sokolniki Parkı’ında kurulan Amerikan Ulusal Sergisi’nin açılışında, ABD Başkan Yardımcısı Richard Nixon ile Sovyetler Birliği Genel Sekreteri (Başbakanı) Nikita Kruşçev arasında tercümanlar vasıtasıyla plansız biçimde gerçekleşen bir takım ikili görüşmeye verilen isim. Amerikalı yetkililer sergi için parka, sıradan bir ABD vatandaşının sahip olabileceğini iddia ettikleri bir ev örneği inşa ettiler. Kapitalist tüketici pazarının ürünlerini ve Amerikan yaşam tarzının konforunu Ruslara göstermek için, evin içerisi iş gücü tasarrufu sağlayan araçlarla doldurulmuştu. (Wikipedia)

**Bahsi geçen video için: https://www.youtube.com/watch?v=j7OHG7tHrNM

Yazının aslı Jacobin Mag sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

Yayınlanma tarihi: 15 Ocak 2020