Bu kafayla asla… – Fikret Başkaya

Türkiye’yi yönettiğini sanan iktidar partisi de, muhalefet ettiğini sanan siyasi partiler de ‘gerçeklikten’ kopmuş durumda. Ayakları yere basmıyor. Eski kafayla yönetebileceklerini sanıyorlar. Oysa, artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Paradigma iflas etmiş bulunuyor… Sistem yeteri kadar değer üretemiyor. İmara açma, turizme açma, ‘kentsel dönüşüm’, vb. adı altında yapılanlar tam bir doğa katliamı. Soygun düzeni bütçeyi, hazineyi ve doğayı yağmalayarak yol alıyor. Ekonomik büyüme adına yapılan tüm yatırımlar [yollar, köprüler, tüneller, enerji santralleri, hava alanları, Şehir Hastaneleri, konutlar, vb.) bütçeyi ve hazineyi yağmalamanın araçları… Asıl amaç bir ihtiyacı karşılamak değil… Doğu Karadeniz bölgesinde inşa edilen HES’ler söylemek istediğime tipik örnek…  Doğa katliamı bir başarı olarak sunuluyor. İnsanlar sahte söylemler, sahte gündemlerle oyalanıyor, aldatılıyor… İyi de bu kafayla daha nereye kadar… Bu dünyanın, bu toplumun kaynakları sınırlı olduğuna göre… Kapitalizm büyümeden var olamaz, varlığını sürdüremez ve artık büyüyemiyor. Şimdilik canlı doğayı metalaştırarak, yağmalayarak yol almaya çalışıyor ama nafile… Eğer bir sosyal sistem, bir toplumsal düzen, verili yasal ve kurumsal çerçeve dahilinde toplumun temel ihtiyaçlarını asgari düzeyde bile karşılayamaz hale gelmişse, orada artık krizden değil, çöküşten söz edilecektir…  Dünyanın her tarafında bir yönetememe krizi ortaya çıkmasının asıl nedeni bu. Ne demek istediğimi görmek için etrafa şöyle bir batmak yeterli… Son yıllarda dünyanın nerdeyse her tarafında mantar gibi biten halk isyanlarının, protestoların nedeni, sistemin tükenmişliğinin, sorun çözme yeteneğinin aşınmış olmasının sonucu. Başka türlü söylersek, böylesi bir tablonun ortaya çıktığı durumda, artık egemen sınıfların rıza üretme [gönüllü kulluk diye okuyun] yeteneği, dolayısıyla meşruiyet zemini de aşınmış demektir. Kapitalist devletin üç işlevi vardır: 1. Özel sektör (sermaye) tarafından yeterli bir şekilde sağlanması mümkün olmayan kamu hizmetlerini sunmak; 2. Bazı kapitalistlerin veya sermaye gruplarının ‘aşırılıklarını’ törpülemek (buna, kapitalizmi kapitalistlerden korumak da dilebilirsiniz); 3. Zenginleri yoksullardan korumak… Bugünün neoliberal kapitalizmi ilk iki işleve külliyen yabancılaşmış durumda. Sadece sömürünün, yağmanın ve talanın hizmetinde. Zenginleri yoksullardan korumakla meşgul… Meşruiyet üretme zaafının bir nedeni de işte bu…

Elbette yeryüzünün egemenleri, güzel dünyamızı yaşanamaz bir yer haline getiren küresel ve ‘ulusal’ oligarşiler, siz buyurun demeyeceklerdir… Her türlü yola başvurarak (savaşlar, çatışma, ideolojik manipülasyonlar, vb.) mevcut durumu sürdürmek için gereğini yapacaklardır. Bu durumdan çıkmanın vazgeçilmez koşulu, ideolojik kölelikten kurtulmak, emekçi kitlelerin, yeryüzünün lânetlilerinin insanlığın ve uygarlığın geleceğini kurtarmak üzere etkili bir aktör olarak sahneye çıkmalarıdır. Mevcut çöküş tablosundan çıkmak da eko-sosyalist paradigmayı varsayıyor. Ancak insana saygılı, doğanın sınırlarını gözeten yeni bir uygarlığa giden yol aralandığında, insanlığın ve uygarlığın bir geleceği kurtarılabilir. Ufukta aracın direksiyonunu, insandan ve doğadan yana kırmaktan başka bir seçenek görünmüyor. Zira, sosyal ve ekolojik kötülükler hızını ve yoğunluğunu artırmaya devam ediyor, gezegen riski derinleşiyor. Kapitalizm insana ve doğaya zarar vermeden yol alamaz. Her seferinde daha çok üretme zorunluluğu var ve fakat bu dünyanın kaynakları sınırlı, sonlu… Kapitalizm dahilinde başka türlü yapmak mümkün değildir. Siz hiç burjuva politikacılarının, her şeyi bilen ‘konunun uzmanı’ denilen taifenin kapitalizm dediğini, kapitalizmi telaffuz ettiğini duydunuz mu?

Kapitalizm büyümeden varlığını sürdüremez. Zira büyüme veya yok ikilemine hapsolmuş durumdadır… Akrep kurbağaya, ‘beni sırtına al, şu nehrin karşısına geçir’ demiş, Kurbağa, ‘seni sırtıma alayım, sen de beni sok öylemi, yağma yok’ demiş. Fakat akrebin ısrarlarına dayanamamış, sonunda akrebi sırtına alıp nehre dalmış. Tam nehrin ortasına vardıklarında akrep kurbağayı sokmuş. Kurbağa başını çevirmiş, ‘bunu niye yaptın, şimdi ikimiz de öleceğiz’ demiş… Akrep, ‘başka türlü yapamazdım, bu benim doğam, bu benim karakterim’ demiş… Kapitalizmin de ‘doğası gereği’ başka türlü yapması mümkün değildir…

Burjuva siyaseti topluma tuzak kurmaktır. Siyasi partilerin ‘demokrasinin’ vazgeçilmezleri oldukları söylenir. Gerçek dünyada bunun tam tersi geçerlidir. Aslında siyasi partiler demokrasiyi katletmenin araçlarıdır. Toplumu bölüyorlar, kutuplaştırıyorlar… Sanki birbirlerinden farklıymış izlenimini yaratmayı da başarıyorlar… Retorik ne olursa olsun eğer sermaye egemenliği söz konusuysa, tüm burjuva partiler son kertede sermayenin hizmetindedirler. Tabii bal tutanın parmağını yalaması da işin doğası gereğidir. Türkiye’de siyaset demek, bütçeyi, hazineyi ve müşterekleri yağmalamak, yağmalatmak demektir… 18 yıllık AKP iktidarına bak anlarsın… Bu ülkede yağmalanmamış, talan edilmemiş bir şey kaldı mı?

Bu yağmacı, talancı, dinci iktidardan acilen kurtulmamız gerekiyor ama o kadarı yeterli olmaz. AKP ülkeyi 14’üncü yüzyıl kafasıyla yönetmeye çalışıyor; muhalefet de çözümü ‘güçlendirilmiş’ parlamenter sistemde görüyor. İkisi de geriye bakıyor. Yetmiş yıllık ‘parlamenter sistem’ ülkeyi bu duruma getirmedi mi? Bunun anlamı AKP öncesine, daha doğrusu AKP iktidarının ilk on yılına dönmektir… Oysa, ülkenin içine sürüklendiği kriz, bildik krizlerden biri daha değil. Dolayısıyla eski söylem, yöntem ve araçlarla bu durumdan çıkmak mümkün değil. Yeni durumun gerektirdiği yeni yöntem ve araçları keşfedip, devreye sokmanın gerekli olduğu bir zamandayız… Velhasıl yeni paradigmayı oluşturmak gerekiyor. Aksi halde sosyal kötülükler (açlık, işsizlik, yoksulluk, sefalet, aşağılanma…) ve ekolojik yıkım derinleşmeye devam edecektir.  O zaman yapılacak şey, bizzat kitlelerin duruma el koyup, siyaset yapma ‘ayrıcalığını’ o işin profesyonellerinin elinden almaktır. Eflatun, boşuna ‘insan politik hayvandır’ dememiştir… O halde geriye politik hayvan olmanın gereğini yapmak kalıyor… Politika yapma işi kaşarlanmış profesyonel burjuva politikalarının etkinlik alanı olmaya devam ettiği sürece, süreci tersine çevirmek, yıkım tablosundan çıkmak mümkün olmayacak…