Bölgede cinsel suçlara devlet zırhı – Yusuf Karataş

Tek adam iktidarının kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve cinsiyet eşitliğinin sağlanmasını amaçlayan ve bu konuda devlete görev ve sorumluluklar yükleyen ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak istediği biliniyor. İktidarın akıl hocalarının hazırladığı rapora göre, “töre/namus cinayetleri”, “cinsiyet eşitliği”, “toplumsal cinsiyet” gibi ifadelerle hem Türk aile yapısı zayıflatılıyor ve hem de milli değerlerimiz, ahlak anlayışımız hedefe konuyormuş.

1990’lı yıllardan bu yana bölgede (Kürt illeri) işlenen cinsel suçlar karşısında devletin takındığı tutum, aslında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak isteyen iktidarın nasıl bir düzen kurmak istediğini de fazlasıyla açıklıyor. Öncesi bir tarafa 2015’ten bu yana Kürt sorununun baskı ve şiddet yöntemleriyle çözümü politikasına dönüş, bölgede failleri arasında devletin kolluk güçlerinin (polis, asker ve korucu) yer aldığı cinsel suçlarda ciddi bir artışın yaşanmasının önünü açtı. Ancak daha vahim olanı bu suçları işleyenlerin devlet zırhı ile korunmaları, yaşanan olay/saldırıların üstünün bir şekilde örtülmesiydi. Ne de olsa ‘devlet baba’; aile yapımızı, milli değerlerimizi ve ahlak anlayışımızı koruyordu!

İki hafta önce Dersim Nazimiye’de polislerin paylaştığı bir video, bu “kamu görevlileri”nin devlet zırhı nedeniyle kendilerini kadınlar üzerinde nasıl hak/söz sahibi gördüklerini açıkça ortaya koyuyordu. Videoda bir polis, “Reis, Türkiye’nin en çirkin kadınları nerededir?” diye soruyor ve arkadaşları gülerek “Nazimiye, Muş, Ardahan” yanıtlarını veriyordu. Verdikleri yanıtlara bakınca hepsi de Kürt illerinde görev yapmış bu “kamu görevlileri”nin bölgedeki baskı ve şiddet ortamında devleti temsil etmenin pervasızlığı ile davrandıkları açıktır. Dolayısıyla bu münferit bir vaka değil, ‘manzara-i umumiye’nin (genel görünüm) bir parçasıdır. Bugün bu videoyu çekenlerin oluşan tepki nedeniyle görevden uzaklaştırılmış olmaları, bu gerçeği değiştirmiyor.

Yine bugün nasıl kaybolduğu/kaybedildiği konusundaki sis perdesinin devam etmesine rağmen, Gülistan Doku olayı da cinsel suçlar ve faillerin devlet zırhı ile korunmasının çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Gülistan’ın kaybolmadan/kaybedilmeden önce sevgilisi Zaynal Abakarov tarafından defalarca şiddet görüp alıkonduğu ortaya çıktığı halde, babası emniyet görevlisi olan Zaynal aylardır korunuyor.

Sadece kadınlar değil, çocuklar da cinsel şiddete maruz kalan bir diğer önemli kesimi oluşturuyor. Geçtiğimiz günlerde Şırnak ve Batman’da  iki çocuğun uzman çavuşların cinsel istismarına maruz kalması sonrasında bunu protesto etmek isteyenler de devletin şiddetine maruz kalmışlardı.

Cinsel suçlar konusunda korucuların da sicili oldukça kabarık. Özellikle 90’lı yıllarda korucularla ilgili kadınlara yönelik yüzlerce kaçırma, tecavüz ve cinayet dosyası bulunuyor.

Ancak devletin kolluk güçlerinin işlediği cinsel suçlar madalyonun sadece bir tarafını oluşturuyor. Madalyonun öbür tarafında ise, tam da aileyi korumak adına savunulan “geleneksel değerler”in üstünü örttüğü suçlar ve töre/namus adına işlenen cinayetler yer alıyor. Ağrı’da eşinin kardeşi tarafından tecavüze uğrayan Fatma Altınmakas’ın şikayetçi olduktan sonra eşi tarafından öldürülmesi kol kanat gerilmeye çalışılan aile yapısını ve namus/ahlak anlayışını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Devlet yıllardır bölgede feodal değerleri (feodalizmin dinsel ideolojisini) ve bu değerler üzerine oturtulan geleneksel aile yapısını Kürtlerin ulusal-demokratik mücadelesine karşı bir kalkan olarak kullanmaya çalıştı/çalışıyor-ki, aşiretlere dayalı koruculuk sistemi de bu politikanın bir parçasıdır. 90’lı yıllarda Batman’ın kadın intiharları kenti haline gelmesinde geleneksel değerler ve aile yapısının cinsel suçların üstünü örtmesi ve faillerin devlet tarafından korunması belirleyici bir rol oynamıştı. İşte 90’lı yıllarda Batman’da kadınları intiharlara sürükleyen “değerler” gelinen yerde ülkedeki bütün kadınlara dayatılıyor.

Bugün Kürt kadın siyasetçilerin iktidar tarafından böylesine hedef yapılması da yukarıdaki tablodan bağımsız düşünülemez. Çünkü Kürt ulusal mücadelesinin ortaya çıkardığı en önemli sonuçlardan biri de bu mücadeleye katılan kadınların feodal zincirleri kırıp ulusal ve cinsel özgürlük (eşitlik) mücadelesinde öne çıkmasını sağlamasıdır. O yüzden son 30 yıllık mücadele sürecinde öne çıkan Kürt kadın siyasetçilerin hemen hepsi ya hapishanede ya da ceza/dava kıskacı altındadır. O yüzden halkın iradesine darbe yapılarak Kürt illerindeki belediyelere atanan kayyumların ilk icraatları kadın kurumlarını kapatmak olmakta, belediye bünyesinde olmayan kadın kurumları da basılıp kapatılmakta ve yöneticileri de gözaltına alınıp tutuklanmaktadır.

Sonuç olarak tek adam iktidarı, bizzat bu iktidarın başındaki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla kadın-erkek eşitliğine karşı çıkıyor ve bu nedenle bu konuda devlete görev ve sorumluluklar yükleyen İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak istiyor. Feodal kültür/değerlerin devlet eliyle korunmaya çalışıldığı bölgede geleneksel aile yapısı ve ahlaki değerleri savunmak adına kadınların maruz kaldığı şiddet ve bu şiddeti uygulayanların devlet zırhıyla korunması ve öte yandan demokrasi ve eşitlik mücadelesi veren kadın siyasetçilerin maruz kaldığı baskılar aslında iktidarın ülke genelinde kurmak istediği düzeninin de bir fotoğrafını veriyor.