Biz de bir tür sosyal deneyde değil miydik? – Yetvart Danzikyan

Sanki bir sosyal deneyin tam ortasındaydık. Ancak sonuçları hayli ölümcül olmaktaydı.

Haftasonu sosyal medyada paylaşılan bazı görüntüler haklı olarak tepki çekti. Pandemi döneminde çekildiği belli olan görüntülerde Diyarbakır’a giden iki yetişkin, sokakta bulunan ya da seyyar satıcılık yapan çocuklara aleni biçimde yalan söyleyerek hiç paraları olmadığını, kendilerine yemek alıp alamayacaklarını soruyordu. Çocuklar da olanca naiflikleriyle bu isteği geri çevirmiyor, tüm iyi niyetleriyle onlara döner alıyor, kavun ikram ediyor, simit veriyordu.  Deneyin sonunda ise yetişkinler çocuklara eğitimlerinde kullansınlar diye tablet hediye ediyordu.

Çocuklara eğitim konusunda yardımcı olmak amacını taşıdığını düşündüğüm bu deney tepki çekti. Bu çok normal çünkü burada çocuklara yalan söylenmesi, çocuk duygularının sömürülmesi var her şeyden önce. Bu işin Kürt coğrafyasında yapılması da cabası. Ve bütün bunların ötesinde çocukların görüntülerinin kullanılması da var. İzlerken gerçekten insanın içi acıyor. Daha doğrusu izlemek bile istemiyor, bir şiddet görüntüsü  imişcesine.

Nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, isterse çocuklar bu deney sonunda mutluluktan havalara uçsun. Değişmez. Gerek siyasi, gerek sosyolojik, gerekse psikolojik açıdan korkunç  bir deney bu. En azından ben öyle düşünüyorum. Böyle düşünenlerin hiç de az olmadığını da biliyorum.

Bu sosyal deneyi düşünürken, aklıma başka bir benzetme geldi ister istemez. Elbette ki belli açılardan hiç de karşılaştırılabilecek durumlar değil ama, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın döviz krizi yani kurdaki sert yükseliş karşısında CNN Türk ekranlarına çıkıp yaptığı açıklamalar “Acaba biz de bir sosyal deneyde miyiz?” sorusunu aklıma düşürdü. En büyük fark elbette şuydu: Bizler çocuk değildik ve deneyin sonunda hediye filan da yoktu.

Albayrak’ın dolardaki yükseliş karşısında sunucu Ahmet Hakan’a söylediği “Dolarla mı maaş alıyorsunuz? Dolar borcunuz mu var?  Dolar sizin niye ilgilendiriyor?” demesi, aslında şu manaya geliyordu. İktidar dönüp topluma diyordu ki “Size ne doların yükselmesinden?”

Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ekonomik bir kriz karşısında topluma fırça atılması ya da toplumla dalga geçilmesi açısından, herhalde bir ilk. Dolardaki yükselişin enflasyonu da yükselteceği, toplumun alım gücünde (daha da) gerilemeye yol açacağı, bunun da geçim şartlarını daha da zorlaştıracağı gerçeği bir yana, devlet ve özel sektörün dolar cinsinden borçlarının olması, yani bu yükü de vatandaşların ödeyecek olması, toplumu ilgilendirmiyor muydu, ilgilendirmemeli mi idi?

Çok tuhaf bir durumla karşı karşıya idik. Bugüne kadar ekonomik dalgalanmalar, krizler, dövizdeki yükselişler karşısında hükümetler, ekonomi yönetimleri, kamuoyunu, piyasaları sakinleştirecek açıklamalar yapmaya özen gösterirlerdi. Kısa bir süre öncesine kadar AKP de dahil. İkna olurdunuz olmazdınız, o ayrı bir meseleydi. Ama artık buna dahi gerek duyulmuyordu. İktidar toplumla alenen dalga geçmekte, “İster ciddiye alın ister almayın, çok da derdimde değil” demekteydi sanki.

Çıta öyle bir yene konuyordu ki, bu durum karşısında, dövizin böylesi yükselmesinde, yaşanan ekonomik krizde Hükümet’in, ekonomi yönetiminin yanlış politikaları artık tartışılmıyor,  bu sersemletici ve ciddiyetsiz açıklamaların neresinden tutulacağı tartışılıyordu. Bu doğrusu büyük bir rahatlıktı Hükümet açısından. Peki Hükümet bu rahatlığı nereden buluyordu? Nereden bulacak, medyanın büyük bir bölümünü kontrol altında tutmaktan, baskı rejiminden, muhalefetin de olur olmaz konularla meşgul olmasından.

Bir diğer acı sosyal deney ise pandemi konusunda yaşanmaktaydı. Salgın kontrol altına alınmadan “Çarklar dönsün” diye “normale dönüş” başlatılmış, işyerleri açılmış, birçok sosyal faaliyete izin verilmişti. Ancak salgın kontrol altında filan değildi. Günler geçtikçe tablo daha da ağırlaşmakta ancak Hükümet “maske takın” tavsiyesinde bulunmak dışında bir önlem almamaktaydı.

Oysa bilhassa sağlık çalışanları açısından durum çok vahimdi. İzin yapmadan, insanüstü bir gayretle aylardır çalışan sağlık emekçileri ve hekimler artık tükenmekte, pandemi bağlantılı kayıplar artmakta, bunun da ötesinde insanlık dışı bir çalışma ortamı hüküm sürmekteydi.

Bu tabloya ilave olarak bazı fabrikalarda çalışanlarda pandemi görülmesine rağmen işyeri tatil edilmemekte, çalışanlar karantina adı altında bir tür çalışma kampında imişlercesine çalıştırılmaktaydı.

Okulların ne zaman ve nasıl açılacağı belirsizliğini korumakta, salgının tüm sorumluluğu toplumun sırtına yüklenmekteydi. Bütün bunlar da yukarıda dediğim gibi “çarklar dönsün” mantığıyla yapılıyordu. Sanki bir sosyal deneyin tam ortasındaydık. Ancak sonuçları hayli ölümcül olmaktaydı.

Bu sosyal deneyin ne kadar süreceğini de kimse bilmiyordu.