Aranan savaş bulundu – Yetvart Danzikyan

Suriye’ye girildi, olmadı, Libya’da gidildi, olmadı, Ege Denizi denendi, yine olmadı. En sonunda Kafkaslar ve Karabağ meselesi göze kestirildi.

Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalar birinci ayını doldurdu. 27 Eylül’de başlayan çatışmalarda Ermenistan/Karabağ cephesi 1.000’e yakın asker kaybetti. Bunu Ermenistan ve Karabağ güçlerinin düzenli olarak yayınladıkları resmi raporlardan biliyoruz. Azerbaycan ordusunun kaç asker kaybettiğini ise bilmiyoruz çünkü savaşın başından beri resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak bir o kadar da Azerbaycan ordusunun asker kaybettiğini varsayabiliriz.

Gerçi Rusya Devlet Başkanı Putin geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada 27 Eylül’den bu yana toplam 5.000 kişinin öldüğünü söyledi. Bu durumda hem Ermenistan’ın asker kaybını belki biraz daha yüksek olduğunu hesaplamak, hem de Azerbaycan’ın da en az 2.000 civarında asker kaybettiği farz etmek gerekecek.

Sivil kayıplar açısından da bilanço ağır. Hem Ermenistan hem de Azerbaycan toplam 100’e yakın sivilin hayatını kaybettiğini beyan ediyor. Bunun yanında birçok sivil yerleşim yeri de harap oluyor, her ne kadar Türkiye medyası Ermenistan ve Karabağ’da bu açıdan neler olup bittiğini bilinçli bir tercih olarak yazmasa da.

Dolayısıyla ağır bir tablo ile karşı karşıyayız. Ancak Türkiye siyaseti, kamuoyu ve medyası açısından bunlar, öyle görünüyor ki hiç de önemsenecek meseleler değildir. Savaş vardır ve sonuna kadar gitmek lazımdır.

Bir yandan, Türkiye’nin geleneksel olarak, yani sadece AKP hükümeti olarak değil, bir devlet tercihi olarak baştan beri Azerbaycan’ın yanında durduğu dikkate alınırsa bu hiç de şaşırtıcı bir bir durum değil.

Ancak yine de bir adım geri çekilip baktığımızda manzara gerçekten çok düşündürücü, hatta dehşet verici. Türkiye kamuoyu aslında -teorik olarak- içinde olmadığı, tarafı olmadığı bir savaşta sonuna kadar savaşı destekleyici ve teşvik edici bir pozisyon takınmakta. Bu gerçekten düşündürücü çünkü ölenler Azerbaycan askerleri. Yani hadi Ermenistan asker ve sivillerini insan yerine koymuyorsunuz, Azerbaycan askerlerinin canını da mı hiçe sayıyorsunuz?

Bu tablonun korkunçluğu üzerine kimse iki çift laf etmiyor. İktidarı ve medyasını zaten geçtim, muhalefet de iki çift laf etmiyor, edemiyor. Ederse kamuoyu tepkisi ile karşılaşacağını düşünüyor.

Bir yandan da, ne yazık ki haksız değil. Çünkü 100 yıldır topluma zaten zaten Ermenistan düşmanlığı zerkeden devlet, bu savaşta da kayıtsız şartsız Azerbaycan’ın yanında olmakla tüm bilgi akışını Azerbaycan’dan gelen malumata dayandırdı, bunun bir savaş olduğu, iki tarafta da kayıplar olabileceği gerçeği rafa kaldırıldı. Hal böyle olunca da savaşın başından beri “Ermenistan saldırdı” üzerinden bir bilgi bombardımanı aldı başını gitti. Ve toplum, kamuoyu, en azından büyük bir kısmı, Ermenistan’a Ermeniler’e karşı bilendi, bilendirildi, “Ermeniler de ölüyor, orada da siviller ateş altında” diyenler, “barış” isteyenler ”hain” oldu.
HDP milletvekili Garo Paylan kendisi için “ihanet içinde” diye ilan verenler hakkında suç duyurusunda bulunmuştu mesela. Bu hafta öğrendik ki savcılık bu suç duyurusu hakkında hızla takipsizlik kararı vermiş.

Bu niye böyle? Yani Türkiye bu meselede niye böyle davranıyor?

İki sebebi var, kanımca. Birincisi aylardır yazdığımız gibi İslamcı-Milliyetçi iktidar bloku ne zamandır bir dış cephe, bir “maraza” aramaktaydı. Suriye’ye girildi, olmadı, Libya’da gidildi, olmadı, Ege Denizi denendi, yine olmadı. En sonunda Kafkaslar ve Karabağ meselesi göze kestirildi.

Temmuz ayındaki çatışmalardan sonra Azerbaycan ile ortak bir tatbikat yapıldı, hatırlanacağı üzere. Öğreniyoruz ki tatbikattan sonra Türkiye, Azerbaycan ordusuna çok sayıda silah, mühimmat ve asker bırakmış, bunları Fehim Taştekin geçen hafta GazeteDuvar’da yazdı.

Yani Türkiye, daha doğrusu artık dış cephede bir savaş açmadan iktidarını sürdüremeyecek olan hükümet, en sonunda bir savaş bulmuştu. Burada en fazla Rusya ile karşı karşıya gelinirdi ki, bu da büyük bir mesele değildi. Suriye ve Libya’dan bir alışkanlık edinilmişti, Rusya Türkiye’ye çok kızsa da, üstü kapalı ya da açık mesajlar verse de, aslında fazla ses etmiyordu çünkü ne de olsa masada S-400’ler, nükleer santral ihaleleri ve enerji/doğal gaz anlaşmaları vardı. Rusya “Yeter, buraya kadar” diyene kadar ilerlenir, memlekette “birlik ve beraberlik” ruhu canlı tutulurdu.

İkincisi, zaten Türkiye idari ve siyasi yapısı, geleneksel olarak Ermenistan düşmanlığı üzerine kurulmuştu. Bunu bir kere daha harlandırmanın ne zararı olurdu? Türkiye içinde kim buna itiraz edecekti? CHP mi, MHP mi? Hiçbiri. Belki HDP, ama ana akım medya zaten onların yüzüne bakmıyordu, hem de peşpeşe operasyonlarla başlarına dert açmak mümkündü.

Savaş işte bu şartlar içinde cereyan ediyor. Ermenistan ve Ermeniler sabahtan akşama kadar düşmanlaştırılıyor. Bu artık bir milli spor haline geliyor. Tarihsel olarak Türkler ile Ermeniler arasındaki hukukun, en az Azeriler’le olduğu kadar köklü olduğunu söyleyenlerin lafı ağızlarına tıkılıyor. Bu atmosferin hayli sıkıntılı sonuçlara yol açabileceğini söyleyenler boşluğa konuşuyor.
Geriye bir tek Türkiyeli Ermeniler kalıyor. Onlara da “Ya tamam, sizlik bir durum yok” deniyor, bu düşmanca dile, bu nefret diline, tüm bu tabloya itiraz edenlerin sesleri de ne yazık ki bu büyük gürültüde boğuluyor.
Aranan savaş bulundu ya, gerisi teferruat deniyor, belli ki.